Almanya’nın ve „Beyaz Almanlar“’ın uygarlık sürecinde geldikleri son nokta: Gündelik Faşizm

1. Yalandan Gündem: Türkiye-Avrupa polemiği

Son yıllarda ülkeye çektiği turist sayısıyla ve gelişen turizm sektörüyle övünen Türkler ve Türkiye, Türkiye’ye gelen milyonlarca turistin izlenimleri ve Türkiye’ye karşı olan yaklaşımları hakkında acaba ne kadar fikir sahibi? Son zamanların suni gündemi olan AB üyeliği eksenindde düşünüldüğünde yukarıdaki sorular ayrı bir anlam kazanıyor.

Türkiye sadece koyları, kumsalları ve denizleriyle değil, Karadeniz ve Doğu Anadolu’daki dağları, ormanları, yaylaları, bozkırlarıyla, bundan 5000 sene evvelinden bugüne üzerinde barındırdığı halklarla, kültürlerle, milletlerle ve uygarlıklarla beraber tam anlamıyla bir kültür beşiği. İlk büyük edebiyatçıların, matematikçilerin, felsefecilerin, kimyacıların, hekimlerin yetiştiği topraklar Anadolu toprakları. Bugün ayrı bir kıta olmak gibi uydurma bir heves olan Batı Avrupa dahi ilk göçmenini Anadolu kıtasından alıyor. Batının övüne övüne atıfta bulunduğu Yunan, Roma ve Hristiyanlık kültürlerinin kökeni ve asıl yaşam bulduğu coğrafya Anadolu.

Bugünden geriye bakıldığında dünya halklarını birbirine düşüren, aralarına nifak sokan emperyal güçlerden geriye bir kültür kalmış mıdır? Kendi geçmişimize bakarken içinde yaşadığımız kültürle geçmişimizden gelen toplumsal kimlik arasında uçurumların oluştuğunu görüyoruz. Kendi geçmişimize yabancı, kendi edebiyatımıza yabancı, kendi kimliğimize yabancıyız. Bugün Anadolu’nun mirasçısı olan bizler, tüm insanlık olarak geçmişimize sahip çıkmıyoruz, onu ortak bir miras olarak değil, bir tür özel mülk olarak görüyoruz.

Kültür ve tarih artık bir yaşam biçimi, kimlik, kişilik, dil veya karakter değil, meta piyasasasının bir aracısı, alınıp satılan bir mal veya bir gelir kapısı olmuş durumda. Türkiye’ye gelen turistlerin hangi şehirleri gezip gördükleri değil, ne kadar para getirdikleri önem kazanmış durumda. Kültürümüzü „turist“ denen alıcıyla para karşılığında değiş tokuş edebiliyoruz. Kültürün geldiği nokta artık para denen aracıyla eşdeğer bir konum ve değerde.

Bu eksende kendi benliğimizi oluşturan kimliğimizi, dilimizi ve kişiğimizi de bir ölçüde metalaştırmış oluyoruz. Bu sabit olguları meta dünyasının esnek ve dinamik yapısına eklemlem, kendi kimliğimizi bir piyasa malzemesi gibi pazarlıyoruz. Artık kültür bir medeniyetten ve uygarlıktan ziyade sadece bir gelir kaynağı olmuş durumda. Peki alıcı konumunda olan turistlerin bu kültürel bozulma ve çöküş sürecinde oynadıkları rol nedir?

Bu sorunun yine AB üyeliği bazında sorulması gerektiği hatırlatılırsa şöyle söylenebilir: Türkiye’ye 1-2 haftalığına tatile gelen Alman, Fransız, İngiliz, Rus veya İspanyol turistin Türkler, Türkiye ve Anadolu medeniyetleri ve kültürleri genelinde ne tür bir şema oluşuyor kafasında? Bu soruyu cevaplamak çok zor değil. Türkiye’nin dışarıdan oryantalistlerce yapılan tasviri bu ülkenin gelişmemiş, eğitimsiz, aşırı dinci bir ülke olduğu yönünde. Bu tasvirler içinde kendilerine mekteplerinde dikte edilen Anadolu medeniyetleriyse bugünün medya patronları tarafından propagandası yapılan Türk düşmanı tabloyla örtüştürülemiyor.

2000 senedir Avrupa tarihini doğrudan etkilemiş ve aldığı yönde önemli bir rol oynamış Türkler, bugün Avrupa denen uydurma kıta sakinlerince medeniyet karşında olduğundan çok başka bir yere konuyor. Türkler’in medeniyete bir katkısının olmadığı, Türkler’in Batı’ya „ait“ olmadıkları, Türkler’in şöyle cahil veya böyle kötü oldukları gibi ezberler tekrarlanıp duruyor. Bugünün Batı ülkeleri özellikle son yıllarda artan bir biçimde Türkiye’nin medeniyet tarihine ait olmadığı iddiasına dahi yaklaşmış durumda.

Bu tür yoktan varedilen iddialar tabi ki meşru zeminler olmadan polemikleştirilemiyor. Bu -medeniyet ve Türkiye- tartışmasının meşru zemini ve Türkler’i aşağılama istencinin tatmini için olası fırsat da Türkiye’nin AB azman grubuna girmek istemesiyle ortaya çıkabildi. Bir taraftan kültürel, öbür taraftan tarihsel, ırksal ve dini gerekçeler öne sürülmeye çalışıldı ve özet olarak Türkler oryantalistlerce tarihin ve Avrupa’nın baş düşmanı ilan edildi.

Türkler’e olan nefret sadece kendisini tarih kaynaklarında yaratılmaya çalışılan referanslarda değil, güncel politik terminolojide de göstermeye başladı. „Demokrasi“, „insan hakları“, „hukuk devleti“, „refah düzeyi“ gibi burjuva terimleriyle Türkler’in kendisinin oryantalistler gibi tarif etmesi ve şekle şemala sokması talep edildi. Dendiğine göre Avrupa’ya yakın olabilmek Türkler’in kendisini „Avrupalı“ olarak niteleyen uydurma milletleri taklit etmekten geçiyormuş.

Açıkçası Türkler’in Batı tarafından kötülenmesi için yaratılan bu suni zemin, Batı’nın Türkler’i zamanında Osmanlı’nın Batı’ya yaptığı gibi devşirmesi için bir fırsat da vermiş oldu. Kendi dilini, dinini, özünü, kültürünü, kimliğini, geçmişini ve benliğini unutması, bir milletin zayıf düşürülerek ele geçirilmesi için en uygun yoldur. Türkler’i kötüleyerek onları Batı taklitçiliğine iterek sömürgeleştirmek, Batı’nın çok uzun zamandan beri hayali.

Avrupa’da istenmeyen misafir muamelesi gören Türkler’le 1960lı yıllardan beri yaşanan göçten ötürü biraz tanışıklığı olan Almanlar’ın, Fransızlar’ın ve diğer milletlerin gerek göçmenlerin kendi eğitimsel ve sosyo-ekonomik durumunun kötülüğü, gerekse de burjuva milliyetçilerinin kışkırtmasıyla yaşadıkları birtakım olumsuz deneyimleri var. Sermaye sahibi sağcı ve light-faşist politikacılar tarafından dolduruluşa getirilen halk da ardımızda bıraktığımız 30-40 sene boyunca Türkler’e ve Türkiye’ye karşı otomatik ve önceden programlanmış bir takım savunma mekanizmaları geliştirmiş durumda. Kültürün alınıp satılması eyleminden dolayı yakından tanıdığımız bu „Avrupalı“ turistler, Türkiye’yi bir haftalık tatil ülkesi olarak, ucuz fiyatlarıyla, otelleriyle ve plajlarıyla biliyor. Senelerdir diş bilediği halkın ülkesinde tatil yaparken herşeyi bir kenara bırakıyor bu „Avrupalı“ turist. Bir haftasını bu ülkede geçiriyor, denizinde yüzüyor, kumsalında güneşleniyor, Ancak ardından sanki hiç Türkiye’de bulunmamış gibi ülkesine dönüp Türk işçilerin kendi ülkesinden atılması gerektiğini söyleyebiliyor.

Bu genelleme herkes için geçerli olmamakla beraber, büyük bir „Avrupalı“ çoğunluk için geçerlidir. Sıradan ve ortalama bir „Avrupalı“’nın kafasındaki Türkiye imajı deşifre edildiğinde bir tarafta „ doğal nimetlerinden“ faydalanılan, ancak öbür tarafta yeri geldiğinde aşağı gördükleri bir ülke ve millet tablosu ortaya çıkıyor. Görüldüğü gibi Türkiye’nin yap-bozvari dağıtılıp yeniden bölünmesi hayalleriyle yanıp tutuşan „Avrupa“, getirdiği kültürel ve medeniyetsel kopukluk suçlamasına kendisi yaklaşmış durumda.

„Avrupa“ adlı kıta olmayan kıtanın özeti, sahip olduğu her türlü zenginliğin çalıntı ve devşirme ürünü oluşudur. Doğu’dan çaldığını Batı’da kullanıp geliştirerek ve Doğu’yu yoksullaştırarak kar etmiş bir geçmişe sahip bu bölge, bugün de civarındaki ülkelere sataşmaya devam ediyor. Bunların başında Türki devletler, Arap, Fars ve post-Sovyet ülkeleri geliyor. Kültürel saldırı, ekonomik ve askeri tehditler dışında toplumsal çözülme planlarıyla meşgul bu yalan-dolan coğrafyasının son suni gündemi Türkiye’nin Azmanistan hayranı devşirme politikacılarca yeniden şekillendirilmesi konusunda atılacak ekonomik, politik ve sosyal adımlar.

2. Uydurma terimler: „Demokrasi“ ve „Refah“

Politik tartışma bazında tabi ki işin başında demokrasi ve insan hakları var. Bu „Avrupalılar“ın kendilerince icat ettikleri, sonra da yerden göğe çıkarttıkları bir takım politik terimler var. Onlardan biri de bu „demokrasi“ kavramı. Dediklerine göre demokrasi demek insanların özgürce fikirlerini beyan edebilmeleri demekmiş. Demokrasiyi böyle tanımlıyorlar. Burada 2 sorun var. 1- Demokrasiyi hukuk devletinin sınırları içinde fikrinizi ifade etmeniz için kullanabiliyorsunuz. Ancak burada hep apriorik, yani önsel olarak bir „fikrin“ veya düşüncenin varlığını da ima etmiş oluyorsunuz. Ancak bugünün Almanya´sında çok büyük toplumsal bir bunalım ve toplumsal kriz söz konusudur. Bu da fikir üretememe, tartışamama, eleştirememe krizidir. Almanya´nın yeni sosyal politikası bireylerini sakatlaştırma ve sakat bırakma politikasıdır. Devlet toplum bireylerine demokrasi hakkını tanıyor, ancak bu haklarını kullanamayacaklarını bildiği gibi bunu yapıyor.

Fikrinizi ifade edebilirsiniz, ancak bunun için belli bir fikrinizin olmasi gerekir. Başta Almanya’nın olmak üzere tüm Avrupa’nın geldiği toplumsal durum statik, donuk, bireyin hareketsiz kılındığı, eleştirel davranamadığı, düşünemediği bir genel sosyal aşamadır. Günlük hayat içinde tartişmak, polemik yaratmak, mizah duygusuna ve sağduyuya sahip olmak, eleştirel düşünmek gibi kavramlar ötekileştiriliyor ve dışlanıyor. Almanya’da bulunmuş herkesin en azından bir kez deneyimlediği bir durum, „beyaz Almanlar’ın“<!–[if !supportFootnotes]–>[1]<!–[endif]–> işlerin ters gitmesi, planlarının aksaması, sosyal bir sorun veya problemle karşılaşmaları durumunda ellerinin kollarının birbirine dolanması olmuştur. Tüm bu „beyaz Almanlar’da“ benim kendi yaptığım gözlem, sosyal olmaktan çekinen, göz temasından, içtenlikten ve eleştiren adeta kaçan, diplomatik bir kibarlık arkasına saklanan ve ilişkilerinin tamamını suni bir zemin üzerine kurma çabası içinde olduklarıdır.

Makinevari kültürel kodların despotizmi içinde „beyaz Almanlar’ın“ tabi tutulduğu kilisenin gerici ve faşist propagandasının ne kadar başarılı olduğunu özellikle gençlerin politik „görüşlerinden“ çıkartmak mümkün.. Amerika´nin Irak savaşına destek verenler, NATO´nun dünyanın kurtarıcı gücü olduğuna inananlar, dinin ve kilisenin vaatlerine kananlar, papanın yalanlarına inananlar, Türkler´i düşman bilen lumpen proleterya „Neo-Naziler“, Afganistan´da, Lübnan´da, Filistin´de ölen binlerce çocuğa sadece acımakla yetinip Afganistan´da veya Irak´ta bir Alman askeri kaçırıldı diye ortalığı yerle bir edenler, Hitler´e prensipte karşı oldugunu söyleyip, Almanya´da yaşayan Türk işçilerin işsizliğe neden oldukları tezine kanıp Türkler’in Almanya´dan atılması politikasını destekleyenler vs.

3. Almanya’da Yaşatılan Faşizm, Geçmişten Bugüne Sovyet-fobi ve Büyük Doğu Düşmanlığı

Almanya´da Nazi hükümeti çökeli 60 yıldan fazla oldu. Ancak faşizmin özü bu ülkeyi hiçbir zaman terk etmedi. Bu kökler, gücünü Alman kültürünün özünden alıyordu ve halen almaktadır. Yani Roma hukuku ve Alman idealist felsefesinden. Faşizm, Naziler´in birçok Yahudi´nin öldürülmesinden dolayı kötüymüş gibi algılandırılıyor. Ancak faşizm ne sadece gamalı haçtan, ne de sadece Hitler’den ibarettir. Faşizmin özü kapitalizmle örtüşmektedir. Bu örtüştüğü yan ise mülkiyetin varlığıdır. Serbest kapitalizminden farklı olarak faşizm bir devlet kapitalizmidir. Yani mülkiyet sahibi tekellerin devletin yargı, yasama ve yürütme organlarınca korunması ve desteklenmesi işini üstlendiği bir sistemde „faşizm“ denen „ideoloji“ maddi varlık koşullarını elde eder. Bu mülkiyetin radikal boyutlara ulaşmaması boyutunu biz tarihte Naziler’in 12 senelik kısa yönetim dönemlerinde yeterince deneyimledik.

Mülkiyet ilişkilerinin tek elde, yani bir kapitalist diktatörlük altında toplanması demek, despotizm altında tutulan halkın ulusalcılık, nasyonalizm ve „nasyonal-sosyalizm“ yalanlarıyla uyutulmasını da beraberinde getirmiştir. Yahudiler’in düşman olarak gösterilmelerinin asıl nedeni, 1930lar’a kadar Avrupa’nın büyük burjuvasının ağırlıklı olarak Yahudi olmasıdır. Saç, kaş, göz, deri rengi ise „bahane“ olarak gösterilip hepsini fiziksel olarak yok etmek, küçük ve büyük burjuvalar arasındaki savaşın bir neticesidir.

Nasyonal-sosyalizm, Hitler’in büyük burjuva Yahudileri’ne karşı devlet aygıtlarını kullanarak onları ortadan kaldırmak için uydurmuş olduğu mekanik bir düşünsel sistematiktir. Hitler’in hayalinde olan ve kısmen gerçekleştirebildiği, bireyleri mekanik bir şekilde Yahudi düşmanı ve Alman hayranı olarak kodlamaktır. Aslında Hitler’in ırklar savaşı iddiasıyla beraber tüm bu göz boyamaları altında bir mülkiyet savaşı söz konusudur. Hitler döneminden sonra Alman toplumunun sosyal özeti şudur: Mülkiyet, esmer tenli Alman Yahudileri’nden çalınarak biraz daha açık tenli Alman hristiyanlara geçmiştir. Mülkiyeti çalmanın da tek yolu olarak büyük burjuva Yahudiler’in sistematik olarak toplama kamplarında öldürülmesi esas alınmıştır.

Bu politika doğrultusunda halkın ağzını tıkamak içinse belli bir refah üretimi sağlanmış, evlerde gıda namına hiçbir eksik olmamasına çaba harcanmış, eğitim ve sağlık konularında alt kesimin de kısmen bu hizmetlerden yararlanmalarına izin verilmiştir. Tüm bu göz boyama ve düşmanlaştırma politikasında Yahudiler’i ötekileştirebilmek için onların farklı oldukları yanları aşağılayan, yeren, yıkmak isteyen propaganlar yapılmıştır. Herşeye rağmen Avrupa Birliği’nin demokrasi tanımı baz alındığında Hitler diktatörlüğü tam olarak anti-demokratik değildi. Çünkü Hitler’in de birçok destekçisi vardı. Yani savaş yaşanmayan bir Hitler Almanya’sında „mükemmele“ yakın faşist bir toplumun formasyonu kesinlikle daha az „sancılı“ yaşanabilirdi. Almanya’nın faşizme kaymasında Hitler dışında asıl olarak 100 senedir varolan toplumsal ve kültürel nedenler büyük bir rol oynamaktadırlar.

Hitler intihar edeli ve Alman toplumu en büyük toplumsal çöküşünü yaşayalı aradan yaklaşık 60 yıl geçti. Ancak değişmeyen bir durum varsa, o da faşizmin kendisinin gamalı haç veya sarı saçlı mavi gözlü „arı“ Alman insanı idolü gibi yapay sembollerle değil, başka biçimler altından yaşatılmasıdır. Almanya’da Hitler dönemi dahil 150 senedir değişmeyen demokrasi, rehaf üretimi ve mülkiyet ilişkileri tartışmaları bugün de herşeye rağmen güncelliğini korumaktadır. Faşizm nicel ve öz olarak sabit, görünüm ve nitelik bazında başka biçimler almıştır.

Faşizmin kökeninde refah üretimi, tekelci mülkiyet ilişkileri ve demokrasi söylemi yatmaktadır. Mülkiyet ilişkilerinin faşizm bağlamında ilişkisi, savaş sayesinde çok yüksek rakamlarla kar eden firmalardan ötürü açıktır. Ancak ortada 1990lar’a kadar Sovyetler Birliği’ne karşı kullanılmış, AB’nin doğu ülkelerine hükmetmek ve onları sömürmek için yumurtladığı suni tezlerden en önemli ikisi bu refah ve demokrasi tezleridir. Bu tezler Hitler Almanya’sından sonra ortaya çıkmış, sağda solda ortalığa damlamaya başlamıştır. Batı’nın sağcı sermaye destekçisi politikacıları halkçı hareketlerin önünü kesmenin ve Sovyetler’in güçlenmesini engellemenin yollarını ararken bölük pörçük bir takım „refah“ ve „demokrasi“ teorileri icat etmişlerdir.

Bu terimlerle açıkça kastettikleri, işçilerin destek vermesi ve devletin uygulayacağı sosyal politika şartlarıyla marksist toplumsal formasyona ihtiyaç duyulmayacağıdır. Denebilir ki başta Germen toprakları olmak üzere tüm Batı ülkelerinde bir tür Marx-fobi oluşturulmaya çalışılmıştır. Batı halklarına nörotik bir şizofreni ve toplumsal paranoya aşılanarak Doğu’ya düşman edilmeye çalışılmıştır. Dünya batılı büyük burjuvalar tarafından ikiye bölünmüştür: İyinin temsilcisi hristiyan Batı ve kötüleri oynayan ateist Doğu.

Batı, kendi toplumsal formasyonlarını, Doğu’ya olan üstünlüğünü kanıtlama telaşı ve aşağılık kompleksi içinde kurma derdinde olmuştur. Bu „üstünlük“, tabi ki Hitler’in Yahudiler’le „Almanlar“’ın kıyaslanmasında olduğu gibi yapay ve uyduruk bir kıyaslamadır. Kendi „üstünlüğünü“ kanıtlamanın imkansızlığı içinde Yahudiler’de eksikler icat eden Hitler’de olduğu gibi, Batı ülkeleri de bu „stratejyi“ Hitler’den devşirmiş ve Sovyetler’e karşı bu tür faşist bir tavır takınmıştır. Yani Batı’nın üstünlüğünü kanıtlamak için Doğu’nun eksik yanlarını didik didik etme stratejisi 1950’lerden beri Batı’nın Azmanya ve Tarzanistan kıtalarında popülerlik kazanmıştır.

Bu Doğu’yu aşağılama stratejisinde ana hareket noktaları tabi ki ekonomi bazlı olmuştur. Çünkü sosyal ve kültürel bazda hiçbir batılı ülke Sovyet revizyonizmine rağmen Sovyetler Birliği’yle yarışamamıştır. Dolayısıyla Sovyetler’i ve Doğu Bloku’nu aşağılamak için Tarzanistan’da ve Azmanistan’da birçok dergi ve kitap yayınlanmış, radyo ve televizyon kanalları açılmış, Doğu Avrupa’daki kiliselere milyarlarca dolar parasal destek verilmiştir. Papa ilk defa olmak üzere ve ne tesadüftür ki bir Doğu Avrupa ülkesinden seçtirilmiştir.

Tabi ki asıl politik tartışma hangi sistemin daha „başarılı“ olduğudur. Bu başarı skalasındaki ana birimlerse „refah“ üretimi ve „demokrasidir“. Yani sosyalizmin esas gündemini oluşturmayan iki nokta, karşılaştırma konusunda çıkış noktası olarak alınmaktadır.

Kapitalistler sosyalist toplum formasyonunu kendi toplumlarında olduğu gibi tanımlamaya meraklı oldukları için, Sovyet sistemini birçok farklı biçimde aforoz etme ve ötekileştirme taktiğine başvurmuştur. Kapitalist teorisyenlere göre refah üretimi, farklı sınıflara mensup insanların ortaklaşa iş yapıp kendi paylarına düşeni bölüşmeleri sonucu ihtiyaçların doyurulması işidir. Bu konuda tabi ki her zaman kapitalist karlı çıkmıştır ve işçi kaybetmiştir. Ancak işin sömürü kısmı hiçbir zaman tarışılmamıştır. Kapitalizmin kendi doğasından ötürü varolan bir gerçek, işçinin işten atılması ve bu durumdan kapitalistin yararlanmasıdır.

Sovyet blokuna silah olarak bu işçi-kapitalist ilişkisinin arasına devletin sosyal politikası sokulmuş ve işçinin işini kaybetmesi durumunda ona geçimini sağlamasına yetecek bir miktar işsizlik parası ödenmesi kararlaştırılmıştır.<!–[if !supportFootnotes]–>[2]<!–[endif]–> Kapitalist, işçinin üretiminden elde ettiği sermayesinin bir kısmını devlete vergi olarak ödemektedir ve devletten bu para işçiye sosyal hizmet olarak dönmektedir. Nitekim bu iş göründüğü kadar basit değildir. Çünkü sosyal subvansiyon kapitalizmin doğasına aykırıdır. Çünkü üretimde bulunmayan bir işsize para yardımında bulunmak, devletin ve dolaylı olarak kapitalistin “yok yere” ceplerinin boşalması demektir. Yani sosyal politika ve işçinin durumunun iyi olması kapitalistin çıkarına terstir.

Ancak nedense 1950ler’den beri propagandası yapılan politika, işçiyi, emekçiyi destekleyen, ona koltuk çıkan bir sistemdir. Bu süslü püslü propagandanın ardında yatansa bir çıkarlar çatışmasının ta kendisidir. Savaş sonrası Batı Avrupa ülkeleri Sovyetler’i kendilerine düşman bildiklerinden dolayı ister istemez bir tür korku yaşamaya başladılar. O da halkın Sovyetler’e sempati duyması ve Sovyetler’in Batı’ya yayılmasıydı. Tabi ki bu korku halk arasında ortaya çıkan değil, halka ait olmayan bir toplumsal kesim tarafından halka tepeden yayılmaya çalışılmıştır. Bu kesim tekel sahipleri büyük kapitalist patronlardan başkası değildir.

Refah üretiminde gelir düzeyinin artması ve yaşam koşullarının iyileştirilmesinden başka birşey anlamayan Batılı burjuvalar, bu konuda Sovyetler’in zayıf noktasını keşfettiler ve bunu özellikle Kruşçov döneminden sonra yoğun biçimde kullandılar.<!–[if !supportFootnotes]–>[3]<!–[endif]–> 1960lar’da ağır ve hafif sanayide, uzay teknolojisinde ve diğer tüm bilim dallarında dünyanın süper gücüyle yarışan bir Sovyetler Birliği’nden gittikçe fakirleşen, kültürel ve sosyal değerleri eriyen, toplumsal üretimin belli devlet adamlarının ve mafya patronlarının elinde toplandığı bir Sovyetler Birliği’ne doğru gidildi. Bu durumu da Batı kendi çıkarı doğrultusunda kullanmasını iyi bildi. Bu fakirleşmenin marksizmin temelinde yattığını veya sosyalizmin “doğasından” ötürü kapitalizme döneceğini iddia eden bir sürü devşirme(bunların çoğu Polonistan, Çekistan veya Ukrayna devşirmeleriydi) Batı’nın ihtiyaç duyduğu ideolojik gediği eklektik olarak cevapladılar.

Geçmişten bugüne halen modası geçmemiş olan bu Doğu-Batı karşılaştırılmalarında hep bir Doğu’nun fakirliği, “gelişmemişliği” ve “acınası durumuna” dem vurulup dururken Batı’nın süslü püslü sokakları, evleri, binaları ve “mutluluk” içinde yaşayan insanları da antitez olarak Sovyetler’e karşı kullanıldı.<!–[if !supportFootnotes]–>[4]<!–[endif]–> Mafya’nın, kaçakçılığın ve serbest piyasanın belli ölçüde oluşmasıyla rüşvet yardımıyla devlet politikalarında etkili olmak imkanı doğdu. CIA’e bilgi satma, gelir durumundaki dengesizlik, sağlık ve eğitim kondisyonlarındaki genel bozulma bunlara örnektir. Nitekim Batı-Doğu bazında bunun en çarpıcı örneği, Helmut Kohl’un Amerika’dan aldığı milyonlarca doları Gorbaçov’a, Almanya’nın yeniden birleşmesi için rüşvet olarak vermesidir.

Tabi “refah üretimi” polemiği dışında başka bir durum da “demokrasi” tarışmasıdır. Burjuvaların demokrasiden anladığı asıl olarak politik, diplomatik ve bürokratik bir tiyatrodur. Bu tiyatroda farklı görüşlere sahip partiler seçimlere katılırlar, ancak kimin seçim sonucu galip geleceği seçim öncesinden bellidir. Yani galip gelen her zaman ipleri elinde tutan dinci, faşist ve anti-komünist Batı Avrupalı burjuvalar olmuştur. CDU adlı Tazmanistan tarafından kurulan hafif-faşist partinin kendi politik tutumu, Rias ve benzeri medya kuruluşları, Tazmanya’yla ortak çalışan gizli haberalma teşkilatları ve bunun dışında en önemlisi, Batı Almanya içinde sosyal demokrasi hareketinin sosyalizm çizgisine kaymaması için SPD’nin başına getirilen Tazmanistanlı “sosyal demokrat” Willi Brandt, tüm bu demokrasi tiyatrosunun baş aktörleridir. Sonuç olarak Batılı kapitalistlerin halka oynadığı kurnazca oyun, fikrin ifade özgürlüğünü tanımak, ancak fikirler aracılığıyla sistemi değiştirme olgusuna bir dolu engel çıkartmak yoluyla olmuştur.

Marksist bakış açısına göre bu, sizin fikrinizin hiçbir önem ve değer taşımadığı demektir. Tıpkı Hitler diktatörlüğünde olduğu gibi. Hitler diktatörlüğüyle burjuvaların bu orjinal tiyatrosu karşılaştırıldığında ortaya ilginç bir tablo çıkıyor. O da kapitalistlerin bu yeni orjinal strateji yoluyla kendi konumlarını çok daha rahat ve iyi bir şekilde stabilize etmeleridir. Çünkü Hitler diktatörlüğünü anti-demokratik olmakla suçlayabilir ve bu sistemi değiştirmek için haklı bir neden gösterebilirsiniz. Bu da Hitler dönemi tekellerinin işine gelmeyecektir. Ancak yeni burjuvazinin taktiği çok daha iyi işlemektedir. Çünkü demokrasi tiyatrosu olduğu sürece işçiler ve emekçiler köşeye sıkıştırılabilecek ve her türlü çıkış yolu tıkanmış olacaktır. Burjuvazinin bu yeni oyununun ismi kedi-fare oyunudur. Kedi, fareyle istediği gibi oynar. İster onu hareketsiz hale getirir, isterse de onu yer. İşte Batı Avrupa işçisi burjuva sınıfı tarafından 50ler’den beri böyle aciz bir duruma düşürülmüştür.

Şimdi gelinen noktada ise 40 senelik sosyal devlet politikasının o şatafatlı tiyatrosu sona ermektedir. Avrupa şu son 2 yıl içinde yeni bir devre girmiştir. Kapitalizm bize asıl yüzünü göstermeye başlamıştır. Devletin toplumdaki rolünün eritilerek işçinin ve emekçinin kapitalistin kucağına atılması sonucu bugünün emekçileri bir bilinçlenme sürecinin başındadırlar.

Soğuk Savaş döneminin son izleri Belarus’taki Lukaşenko hükümetinin devrilmesi ve o ülkenin AB tarafından devşirilmesi, Ukrayna’nın AB’ye, NATO’ya ve Tazmanistan’a yaklaştırılarak güneyden Rusya’ya ve kuzeyden Türkiye tehdit edilebilmesiyle silinecektir. Emperyalist bir süper güç olma yolunda Çin ve Tazmanistan karşısında silahlanan ve ekonomik gücünü arttıran Azmanya devletleri bu eksende Doğu’yu devşirmeye, onu aşağılama ve aynı zamanda sömürmeye devam edeceklerdir.<!–[if !supportFootnotes]–>[5]<!–[endif]–>

4. AB: Kravatlı Maymunların Briç Klubü ve Gündelik Faşizm

Kendi palavradan tezleri, teorileri ve uyduruk şatafatlı lafları doğrultusunda halkların kaderleriyle oynayan Batılı kurumların başında AB, ve onun askeri güvencesi NATO geliyor. Çok kabaca bu AB denen briç klübü kılıklı birliği tasvir edecek olursak onların parlamentolarından başlamamamız gerekir.

Bu AB parlamentosunda farklı ülkeleri temsilen belli temsilciler düzenli olarak dünyanın nasıl yönetilmesi gerektiğini tarışmak üzere toplantılar düzenlemektedirler. Parlamento koltuklarına oturmaları sayesinde bir işçinin aylık maaşının 20 katı maaş alan maymunlar bulunmaktadır. Bu maymunlar orada oturup, „kitleleri nasıl kandırabiliriz?“, „onların paralarını nasıl çalarız“ vb. soruları üzerine düşünüp dururlar.

Maymun denen primitif hayvan memeliler familyasından geliyor olmasından dolayı yumurtlayamaz. Ancak bu AB parlamentosuna vekilleri alırken fizyolojik özelliklerinin de genetik olarak değiştirilmiş olmasına dikkat ediliyor. AB parlamento bakanları yumurtlayabilen maymun olma özelliği taşımaktadır. İşte tüm bu maymunlar tüm gün orada oturup yumurtlamak için ıkınıp duruyorlar ve bunun sayesinde inanılmaz rakamlarda paralar alıyorlar. Halk için hiçbir politika öngörmedikleri için icat ettikleri her tez de mantıktan, bilimsellikten uzaktır haliyle.

Bunlardan biri Türkiye’nin Avrupa’ya „ait“ olup olmadığı sorusudur. Yani tüm kültürel, bilimsel, ırksal ve coğrafik kökeni olan Anadolu topraklarının Avrupa’ya ait olup olmadığını bu kravatlı maymunlar tartışma konusu yapmışlardır. Avrupa’nın ilk göçmenini aldığı Anadolu toprağı bugün Avrupa tarafından ötekileştirilmiştir. Türkiye’ye, esasında Anadolu kültürlerine ait olan Avrupa, tersten ve ayakları havada bir şekilde görülmeye çalışılmış ve durum Avrupa’nın Türkiye’ye ait oluşu değil de, Türkiye’nin Avrupa’ya ait oluşu biçiminde ortaya konmuştur.

Yukarıda faşizmin, Almanya’da 150 senedir hakim olan üretim ilişkilerinin bir ürünü olduğunu söylemiştik. Ne tesadüftür ki bugün Hitler Almanyası’nın dünya görüşüyle Türkiye-AB polemiğinde de birçok benzerlikler görülmektedir. Bir tür Doğu’yu aşağı görme, Doğu halkarını, Doğu millet ve uluslarını, Doğu kültürlerini ve insanlarını aşağılama, onlardan nefret etme, iğrenme, onları ötekileştirme Hitler zamanında da vardı, bugün de var. Bugün Nazi toplumsal kodların halen yaşıyor oluşunun iki nedeni vardır. Bunlardan daha önemsiz ancak değinilmesi gerekeni 1- Hitler dönemini görmüş, geçirmiş ve azçok ulusalcı-faşist bir kültürde yaşamış eski kuşakların bugün yönetim kurumlarının başında bulunmaları; ve asıl neden 2- mülkiyet ilişkilerinin en azından 150 senedir değişmemesi.

Eski Doğu Bloku’ndan koparılan Doğu Almanya (DDR) 1989’da duvarın yıkılıp ülkenin birleşmesi sonucu tüm dünya politikasında büyük bir değişimin başlangıcını hazırladı. Bu da Amerika’nın baş finansmanı olduğu sosyal devlet politikasının aslında sadece bir göz boyamadan ibaret olduğuydu. Sovyetler’e karşı sosyal politika halkı „baskı“ altına almak için kullanılmıştı. Sovyetler’in parasız eğitim ve sağlık hizmetine batının cevabı da aynı şekildeydi: Başta İskandinav ülkeleri olmak üzere tüm Batı Avrupa’da uydurulan „demokratik“ „refah“ toplumları ve „sosyal“ devlet.

Kapitalizmi eleştirme ekseninde herkes ortaya binlerce empirik vaka koyabilir, ancak bunlardan en merkezi olanı kendi mülki çıkarları için halka yalan söyleyen, onları bir takım uyduruk vaatlerle gözlerini boyayan, refah yalanıyla ağızlarını tıkayan insanlığını kaybetmiş ve kravat takmış maymun politikacılardır. „Refah“ politikasının AB devletlerinin en büyük yalanı olması şu nedenden ileri gelmektedir: Bu maymunlar refah üretimini halk „için“ yaptıklarını iddia etmektedirler. Yani ortada dönen bir halk-için-refahtır(Wohlfahrt-für-das-Volk). Ancak gerçekte varolan kendinde-refahtır. Yani kendi kendisine hizmet eden, ereği, amacı ortada olmayan bir refah anlayışı(Wohlfahrt-an-sich veya Wohlfahrt-für-sich).

Daha da ilginç olanı bu refah politikasının, Hitler’in faşist toplumsal formasyonuyla temelde birçok ortak özellik barındırmasıdır. Bir taraftan aradan 60 sene geçmiş olmasına rağmen Hitler faşizminin insanlığa düşmanlığını ve yıkıcılığını esas alan milyonlarca kitap, makale yayınlanıyor, konferanslar veriliyor, toplantılar yapılıyor, uluslararası buluşmalarda öldürülen yahudiler anılıyor, öbür taraftan toplama kampına yollamak yerine ülkeden Türkler’in atılması gündeme getiriliyor. Şu çok ilginçtir ki, Hitler, o zamanın işsizlik sorununun nedenini ülkede „aşırı“ sayıda bulunan yahudilerle açıklarken bugün de Germen sağcıların leylek suratlı patroniçesi Angela Merkel Yahudiler yerine Türkler’in işsizliğe neden olduğunu söylüyor. Belki de çok daha ilginç olan, suçlanan kesmin „sadece“ Türkler oluşu. Yani bu ülkede bu kadar Rus, Ukraynalı, Romen, Macar, İtalyan, İspanyol, Arap ve Çinli değil de, işsizliğe Türkler neden oluyormuş.

Bu salaklar sofrasında en trajikomik durum, ortada kralın çıplak olduğunu söyleyen kimsenin olmayışı. Kral şundan dolayı çıplaktır: Bir işçi, işini başka bir işçiyle ortadaki meslek uğruna verdiği mücadeleden değil, işverenin yani kapitalistin kendisini işten atması sonucu kaybeder. İşsizliğin nedeni işçiler değil, kapitalisttir. Çünkü işçi, mesleğini kendi kendisine kaybetmez. İşçi, işveren tarafından işten atılır ve işçi böylece işini kaybeder.

İşten atma olgusu sınıf çatışması konusu için mükemmel bir örnektir. Çünkü işten atılan işçinin gelir durumu tehlikeye girerken, bu durumdan kapitalist, işçiye ödemesi gereken artı değer üretimine denk para miktarını ödemeyerek kar eder. Buna da hırsızlık denir. Ve olay da en azından 150 senedir, adalet ve güveniğiyle övünebilen Germen topraklarında yaşanmaktadır. Öyleyse bu AB palavrasında yalancılık dışında başka bir „etik prensiple“ karşı karşıyayız. O da hırsızlıktır. İşte bu iki temel prensip, Avrupa’yı çekip çeviren, Doğu’dan çalıp Batı’ya satan, sonra da Doğu’yu belli fundamental özellikler bütününden ötürü aşağıymış gibi göstermeye çalışan bir ideolojinin ayakta kalmasını sağlamaktadır. Ve bu özellikleri de faşizmle örtüşmektedir.

Bugün Germen tarihini esas alarak kendimize soralım: Hitler Almanya’sından bu zamana kadar Almanya’da ve genel olarak Batı Avrupa’da ne değişti, ne iyileşti? Bunun cevabı şudur: Neredeyse hiçbir şey. Hitler’e kıyasla bugün farklı olan birkaç yüzeysel değişiklikten belki biri, parlamento yapısı ve genel seçim prensibidir. Yani seçimlere birden çok parti katılabilmektedir. Ancak özünde hiçbir değişiklik olmamaktadır. Çünkü Naziler’den beri ne yabancı düşmanlığı dinmiştir, ne üretim ilişkileri değişmiştir, ne de başka bir gelişim olmuştur. Hatta gelişimden ziyade gerileme gerçekleşmiştir. 1968 hareketlerinden beri eğitim sisteminin çökertilmesi, yeni neslin tarzanlaştırmasıyla beraber yaşam kültürünün yok edilmesi, barbarlaştırılması, ve şimdi de göreceli olarak „sevindirici“ bir biçimde refah yalanının ve sosyal politika kandırmacasının asıl yüzünü göstermesi bunlara örnektir.

Eğitimin ve sağlık hizmetlerinin parasız olmasını, alım gücünün görece düşük olmamasını „refah“ olarak tanımlayan kravatlı maymunlar, Sovyetler’in dağıtılması projesinin başarıyla gerçekleşmesi sonucu, bugün sağlık ve eğitime giden paraları ceplerine indirmek için maddi bir zemin yakalamışlardır. Almanya’da şu son iki sene içinde çok büyük değişiklikler yaşanmıştır. Papa’nın Almanya’dan seçtirilmesi, AB’de merkez ülke konumuna Almanya’nın getirilişi, ekonomik ve akademik bazda Almanya’nın ilk sırada yer alışı ve eğitim ve sağlık hizmetlerinin paralı hale getirilişi, yaşamın her gün pahalılaşması, yabancı düşmalığının her gün artması, Orta Doğu politikasında Amerika’nın desteklenmesi ve İsrail’in Araplar’a karşı faşist tavrının onaylanması Almanya’yı 1989’dan beri çok başka bir noktaya taşımıştır. 1989’dan beri Almanya’da adeta halk üzerinde örtülü duran sis perdesi yok olmuştur. Bugün Alman halkı kapitalizmin gerçek yüzünü deneyimlemektedir.

Kapitalizmin en yüksek aşamasının emperyalizm olması tezini bugün AB’nin kravatlı maymun bürokrasisi kanıtlamakla beraber burada emperyalizmin kendi içinde barındırdığı bir aşamayı belirtmek gerek. O da faşizm. Hitler zamanında Almanya merkezli faşizm benimsenmişken, bugün Avrupa merkezli bir faşizm benimsenmektedir. Üretim ilişkileri aynıdır, mülkiyet ilişkileri aynıdır, ırk ve köken üzerinden yapılan ayrım aynıdır. Öyleyse bugünün Hitler faşizminden farkı nedir? Yukarıda da değinildiği gibi bugünkü sistemin Hitler zamanı mekanik yapısından kurtulup daha ağsal, yayılımcı, akıcı, esnek ve daha köklü bir nitelik kazanmış oluşudur. Faşizm 30lar’da ve 40lar’da mekanik bir ideoloji ve fikir bütünü olarak algılanırken bugünün postmodern faşizmi gündelik bir yapıya kavuştu. Faşizmin ideolojik yanının üzeri örtülerek ona kültürel, fetişist anlamlar yükleniyor. Bugünün gündelik faşizmi artık tam olarak bireye hakim olma hedefine daha yakın. Çünkü faşizm artık bir kültür ve yaşam biçimiyle özdeşleşleşmiş ve içiçe geçmiş durumda.

Faşizm gerek kapitalizmin kendi çelişkileri, gerekse de kendi insan doğasına yabancı radikal kökenlerinden dolayı Avrupa yeni bir dünya krizine sürükleyecek gibi duruyor. Faşizmin özü, insan doğasını yok edici ve yıkıcı bir özellik taşımasıdır. Bu yıkıcılık 2 yöne doğru yönelmiştir. Biri içe doğru, öbürü dışa doğru. Dışa doğru olan ulusların arasında bulunan ilişkinin düşmanlığa varmasıdır. Ancak içe doğru olan toplumun kendi içinde yaşanan ayrımcılık ve bireyin mikro-kategorilere ayrılmasıdır. Birey faşist toplumsal formasyon ekseninde atomize olduğu oranda toplumsal çöküş ve kırılma ufuktan görünmeye başlar. İran. Rusya, Çin ve Hindistan’ın kendi kutuplarını kurmaları, Latin Amerika’daki halk hareketleri ve bunun karşısında Amerika ve AB imparatorluklarının dünyayı bölüşme planları arasındaki çıkar zıtlıkları yeni bir dünya savaşanın habercisi.

<!–[if !supportFootnotes]–>


<!–[endif]–>

<!–[if !supportFootnotes]–>[1]<!–[endif]–> “Beyaz Alman” terimini kullanmamın nedeni, Almanya’nın birçok farklı ülke ve coğrafyadan göç almış oluşu ve Alman vatandaşlarının çok farklı etnik kökenlere sahip oluşu. Yukarıdaki eleştiri kendisini bu göçmenlerden “ayrı” bir statüye koyma hevesiyle yanıp tutuşan Germenler’i hedef almaktadır. Ne Uzak Doğu göçmenlerinde, ne Afrikalılar’da ne de Türkler’de bu tür bir sosyalfobiyi “beyaz Almanlar’daki” kadar net ve şiddetli gözlemlemek mümkündür.

<!–[if !supportFootnotes]–>[2]<!–[endif]–> Bu işsizlik parası yeni olan bir durum değildir. Bismarck yönetiminde asıl olarak yürürlüğe girmiştir. Ancak Soğuk Savaş döneminde stratejik önemi artmıştır ve Batı için daha merkezi bir anlam kazanmıştır.

<!–[if !supportFootnotes]–>[3]<!–[endif]–> Batı’nın Sovyetler’e dil uzatabilmesinin görece maddi koşullarının oluşmasında asıl rolü tabi ki Stalin sonrası revizyonist politika oynamıştır. Stalin zamanında yapılan yatırımların ekinini Kruşçov biçmiş, ancak Sovyetler asıl düşüş sürecine Brejnev dönemiyle geçmiştir.

<!–[if !supportFootnotes]–>[4]<!–[endif]–> Şüphesiz Soveytler’in bu duruma düşürülmesinde bir iç ve bir de dış neden var. Dış neden Batı’nın Doğu’ya egemen olabilmek için her türlü hainliği yapmasıyken iç nedenler, Stalin’den sonra leninizm ideolojisinin içeriğini boşaltarak politik organların ideolojik değil, bürokratik bir yapıya çevirmek oldu.

<!–[if !supportFootnotes]–>[5]<!–[endif]–> Bu noktada Doğu’da yayılmaya çalışılan dini tarikatlar ve ideolojik okullar aracılığıyla bir tür batı hayranlığı, tazmanistancılık, Doğu kültürlerine düşmanlık, kendi dilini unutmak, kendi ülkesinin sömürülmesine ve satılmasına seyirci kalmak gibi fikirler genç beyinlere yayılmaya çalışılıyor. Verilen görece yüksek eğitimle en iyi elit beyinlerini Azmanistan’a ve Tazmanistan’a çaldıran ülkelerin başında Türkiye geliyor. Utanarak da olsa burada Alman Lisesi’nden(nam-ı diğer Germenleştirme Tarikatı) mezun olduğumu söylemek gereğini hissediyorum. 5 senelik hapishanevari okul hayatım boyunca gittiğim Germen Lisesi’sinde ve Tazmanistan mektebi Robert Koleji veya diğer Frank devşirme okullarından tanıdıklarım üzerinden, genel olarak hakim olan gevşek, liberal, kendi geçmişine ve kimliğine uzak, Tazmanistan ve Azmanistan hayranı talebelere dair yaptığım gözlemler ve edindiğim deneyimler sonucu Azmanistan’ın ve Tazmanistan’ın devşirme politikasının çok iyi işlediğini bugün söyleyebilecek bir konumdayım. Batılı kapitalistler yatırımlarını ülkenin geleceğini temsil eden genç kuşağa yaparak Doğu’nun asil kimliğini tarihten ve yeryüzünden silme yolunda ilerliyorlar.

Yorum Yapın

Yorum yapmak için giriş yapmış olmalısınız.