Hristiyanlık’ta İktidar Söylemi ve Kirche Jesus Christi Örneği

Kilisenin toplum içinde ve uluslararası belli stratejik işlevleri vardır. Kilisenin varoluş amacı da bu işlevlerinden ileri gelmektedir. Bir tür tanrısal tasvir ve soyut evren modeli içinde belli ritüelleri aşılamak isteyen Hristiyanlık dini Avrupa kültürünün temelini oluşturmaktadır. Bu bağlamda bakıldığında dinin ana damarını pratik bir misyonun ve bu pratikliğin İncil’in kendi iddiasına göre teorik, mutlak bir soyut dünyaya olan metafizik ilişkisinin bulunması fikri oluşturmaktadır.

Kilisenin ve Hristiyanlık dininin genel olarak benimsediği söylem bir takım ailevi, insanları kucaklayan, cemiyetçilikle özdeşleşen ve tüm bunları üyelerin kendi aylık gelirlerinin %10’unu vermesiyle oluşturulan sermayeyle ve bir takım ritüellerle pekiştiren bir söylem. Varolan toplum düzenini eleştirmeyen, tersine, olanla yetinmeyi tembihleyen, aileye aidiyeti ve bağlılığı provoke eden bir söylemdir. “Kutsallık” ve “aile” veya “Kutsal Aile” hristiyanlık için merkezi parolalardır. Ortadaki bu sermaye ne için kullanılıyor? Kilise binası inşa etmek için, kitap ve broşür bastırmak için vs. Tabi bunun dışında arda kalan parayı da cemaatin babaları ve papazlar kendi aralarında bölüşüp yemektedirler.

Kutsal aile tablosunda dinin esas kullandığı aracılardan birisi aile fertleri arasındaki ilişkinin ta kendisidir. Gerek baba-oğul, gerek, anne-oğul, gerekse de anne-baba arasındaki ilişki dinin kendi teorik çerçevesine taşınmış, dini tasvirler maddi dünyanın yapıtaşlarıyla birleştirilmiş ve özdeşleştirilmiştir. Çocuğun olgunlaştırılması, eğitilmesi, babasına olan bağlılığı, babanın ev içinde tartışılmaz otoritesi vs. dinde Tanrı-kul/köle boyutuna taşınmıştır. Tanrı-kul arasında aile içinde olanla benzer bir bağ vardır.

Bu bağlamda da bir tür evrensellikten, yani insanlığın ortak kaderinden bahsedilmekte ve evrensel bir maddi dünyanın mümkün olduğu tezi savunulmaktadır. Evrensel köleliğin maddi ve dünyevi görünümü dini cemaat yaşamında filizlenmiş ve cemaatleşme politikası üzerinden kilise güçlenmeye çalışmıştır.

Cemaat içinden cemaat dışına provoke edilen ailevilik, sıcaklık, barış gibi palavralarla kilise mürid toplamaya ve kesesini şişirmeye çalışmaktadır. Bunu yaparken de aile içi ilişkileri kullanmaktan çekinmemektedir. Kilisenin propaganda aracı olmuş aileye kutsal bir misyon yüklenerek toplum içindeki yabancılaşmayı ve çatışmayı “şifa” dağıtma politikası üzerinden yürütmek kilisenin en önde gelen pratik taaruzudur. Baba-oğul arasındaki yardımlaşma vs. taklit edilerek kilise-köle arasında da benzer bir tablo çizilmeye çalışılmaktadır.

Bu tarikat ve cemaatlerden biri de dünya çapında yüzbinlerce müridi olan Kirche Jesus Christi adlı beyaz Amerikalılar’ın bir tarikatıdır. “Özgürlük”, “adalet”, “evrensellik” gibi palavra laflarla halkın gözünü boyayıp parasını çalmak için yapılan Amerikan tezgahlarından biri de bu tarikattır.

Ancak gerek bu tarikatın kendi yayımlattığı dergi ve broşürlerden, gerekse de İncil benzeri kitaplardan eksiksiz olmayan bir Tanrı portresi çıkmaktadır. Tanrı karşısında insan köleleştirilmekte, onun iktidarı ve boyunduruğu altında kuklalaşmaktadır. Tanrı-köle veya Tanrı’yla tüm diğer nesne ve özneler arasında aslında sadece maddi dünyaya özgü olması “gereken” bir iktidar, despotizm ve egemenlik ilişkisi vardır ve bu, din tarafından çizilen Tanrı tablosuna uymamaktadır. İncil’den çıkartılabilecek sonuç Tanrı’nın adalet dağıttığı değil, eşitsizlik üzerinden adaletsizlik yarattığıdır.

“Kutsal Aile”

Hristiyanlık diğer iki tek tanrılı dinden farklı olarak “aile” ve “tensellik” olgularını merkezi hareket noktası olarak seçmektedir. Aile ise tabi ki kapitalist üretimin merkezi aktörüdür. Ailenin olmadığı bir kapitalist düzen, toplumsal krizin tetiklenmesine değil, varolan krizin seviyesinin artmasına neden olur. Toplumsal rollerin önceden belirlendiği bir aile modelinde tabi ki, bunun daha liberal bir noktaya taşındığı bir toplumdan daha az sosyal çatışmayla karşılaşılacaktır. Ya da en azından empirik olarak gözlemlenebilen, görülebilen toplumsal bunalımlar bu “kutsal aile” parolasıyla daha rahatça örtbas edilebilecektir.

Kilise politikası şundan dolayı önemlidir: Avrupa’nın sosyal demokrasi, sağcılık ve sosyalizm arasında gidip gelen kitlelerinin özeti kilise politikası altında yatmaktadır. Kilisenin dayanak noktalarını oluşturan tek dinamik kendi metafizik uydurmaları değil tabi ki. Bunun dışında metafizik palavralara inanmanın arkasında kendisini güvende hissetme, birliktelik duygusu, mutululuk arayışı veya düşünsel boşluk gibi antropolojik ve psişik nedenler yatıyor. Hristiyanlık dininin özeti mutsuzluğa pragmatik şifa getime çabasıdır. Kilise çözüm getirmek istemez, kilise “şifa” getirme niyetindedir. Yani toplumsal kriz ve çatışmaya neden olan sosyal katmanlaşma, eşitsizlik ve adaletsizlik olgularını insanın kendi kurduğu hayal dünyasında metafizik olarak “çözmesini” ve bunun sonucu olarak tatmin olmasını ister.

“Kutsal Aile” ve “Şifa”

Şifa ve çözüm arasında belirgin bir ayrım vardır. Bu ayrım da çözümün kalıcı ve şifanın geçici oluşudur. “Şifa” terimi bilindiği gibi tıpta ve büyücülükte kullanılır. Tıptaki örneği ele alınırsa şunlar söylenebilir: Yara bere hadiselerinde hekimin verdiği ilacın, kişinin duyduğu sıkıntılarına çözüm getirmesi işinde kullanılır. Burada önemli bir nokta var. O da bu şifa olgusunun bir tür kutsallık, mistiklik ve tensellik olgusunu içinde barındırmasıdır. Şifa getirmek tene, vücuda hazırlanan ilacın temas etmesi anlamına geliyor. “İyi” bir amaca hizmet gayesinde hazırlanan ilaç hekim tarafından hastaya veriliyor. Hekim-hasta ilişkisi bir tür şifa dağıtma ve şifadan yararlanma ilişkisidir ve bu ilişki önceden belirlenmiş toplumsal roller üzerinden vücutlaşmaktadır. Hekim, ilaç ve hasta arasında gerçekleşen birebir tensel temasa Hristiyanlık bir tür kutsallık kodu eklemlemektedir. Bu kodun da özü şifa dağıtma aktının aile ilişkilerinin, mahremliğin, sıcaklığın ve yakınlığın bir parçası veya uzantısı olduğudur. Hristiyanlık anne-baba, anne-çoçuk ve baba-çocuk arasındaki ilişkiyi kutsallaştırır. Kutsallaştırmakla da aslen yapılan bu ilişkinin mutlaklaştırılması ve varolan aile düzeninin bir tür din felsefesi, tanrı-insan metafizik hiyerarşisi ve tarikat desteğiyle kalıcılaştırılmasıdır.

Kilisenin işleyiş biçimini anlamak bazen bizi psikanaliz terimlerini ve mantığını kullanmaya itmektedir. Çünkü kilise, müritelerinden daimi bir zihinsel çaba beklemektedir. O da kişinin kendisini bu aile ortamı içinde hissetmeye çalışması, cemaat içindeki sosyal yaşamda “uysal”, “açık” ve “dürüst” olmasıdır. Burada söz konusu olan aile içi mikro-sosyal düzlemde aile fertlerinin birbirlerine olan tavır, davranış ve yaklaşımlarının cemaat içine taşınmasıdır. Tensellik ve kutsallık kavramları bu aile düzenini simgelerken mistiklik kavramı hekim-hasta ilişkisinde başka bir noktaya işaret eder: Hastaların çoğu hekime kendisini tedavi etmesi için para öder. Ancak hekimin tedavi için sahip olduğu tıbbi bilgiye çoğu sahip değildir. Yapılacak tedavinin olumlu göstergelerini bekleyerek hasta kendisini tedavi için hekimin “kollarına bırakır” veya vücudunu bir nevi doktora “teslim eder”. Çünkü tüm tedavi sürecini hasta, hekim kadar bilmez ve son tahlilde kendi vücuduna müdahelede bulunan, hasta değil, hasta dışında bir yabancı, yani doktordur.

Cemaat ilişkisiyle ailevi ilişkiler arasında bir büyüklük ve çoğulluk farkı vardır. Cemaati oluşturanlar bir kan bağıyla değil, bir fikir bağıyla birliktedirler. Cemaatin oluşum amacı, dışarıdan gözüktüğü kadarıyla ortak bir “fikir”dir. Bu fikir tarikatlarda din, tanrı ve İsa’nın masallarıdır. Cemaat yaşamında kan bağı olmayan insanlarla birlikte ailevi bir bağ kurmak fiziksel olarak imkansız bir durum söz konusu olduğu için kilise babaları bu duruma eklektik ve pragmatik bir çözüm bulmuşlardır: Mistisizm. Tıpkı hekim örneğinde olduğu gibi hastaya ya da cemaat üyesine temasta bulunacak, onu “iyi” bir mürit yapacak bir veya birden fazla “yabancı” kişiler bulunmaktadır. Bu kişiler cemaat müridine müdahale ederler, onu cemaatin parçası yapmak için uğraşırlar. Onun kendi kişisel bütünlüğünü ele geçirmeye ve ona hükmetmeye çalışırlar.

Babanın çocuğa olan despotik hükümdarlığı ve kadının kendi “zayıflığı” içinde erkeğe bağlılığı klasik kapitalist aile yapısını oluşturan yapıtaşlarıdır. Baba-çocuk arasındaki despotik iktidar ilişkisi Hristiyanlık’ta tanrı ve kul arasına taşınmıştır ve bu ilişkiye toplum-üstü veya meta-toplumsal bir kılıf geçirilmiştir. Cemiyetin işlevi, kilise ideolojisini, insanın sosyalleşme sürecini aracı olarak kullanarak bireyi tanrı karşısında kullaştırarak ve köleleştirerek aciz ve iktidara bağlı bir noktaya getirmektir.

Metafizik Anlayış

Kilise ideolojisini güçlü kılan asıl olgu, bu ideolojinin “mükemmelliği” değil, Hristiyanlık’ın kapitalist aile formasyonunun metafizik yansımasıdır. Hiyerarşik empirik aile düzeni kilise tarafından “evrensel” veya “evren-üstü” bir noktaya taşınır. Aile yapısının “kapsayıcılığının” toplum ve doğa ötesi genelleştirilmesi, kapitalist toplumsal krizlerin “aşılması” olgusuyla zihnen birleştirilmiş ve savaşlar, açlık vs. gibi konularda varolan düzene “karşı” bir takım etkinlikler içinde bulunarak da sorunların “aşılması” konusunu pragmatik olarak karşılar gibi gözükür. Gelir durumu eşitsizliği, işgücü sömürüsü, rüşvet, savaş veya çatışma gibi konulardan özellikle uzak durur ve topu taca atmak için insanlık, kardeşlik, sevgi, mutluluk gibi ruh hallerinin kitap(nam-ı diğer İncil) okuyarak kendiliğinden gelmesini bekler.

Cemiyet bu metafizik düzenin materyalist dünyada kurulmasına önayak olan mekanizmadır. İnsan’ın diyalektik düşünmesine iyi bir örnek kilisenin benimsediği toplumsal kodlardır. Bu kodların ortak özelliği bir tür arayışı, ortadaki fiziki dünyada bulunmayan değerleri veya olguları, temizliği, mutluluğu, rahatlığı vs. kendi inancıyla Tanrı’dan beklemenin “doğru” olduğudur. Tanrı’dan şifa beklemenin şart koşulması son tahlilde yine gerçek dünyadaki sorunları kişinin kendi kendisine ve kendi zihninin içinde çözmesi anlamına gelmektedir. Kilise ideolojisi esas olarak “o dünyadan” “bu dünyaya” gidip gelmekten ibarettir. Bu dünyanın şifasını öteki dünyada hiç tanımadığınız ve size anlattıkları ölçüde bilmediğiniz bir kişiden beklemek, bu bilinmeyenler içinde tanımadığınız birinden size ihtiyacınız olan şifayı ayaklarınıza kadar getirmesi kilise politikasının esasıdır. Materyalist dünyadan kaçmak yanında alın teri ve emek aracılığıyla bu sorunu dünya içinde yandaşlarıyla “çözmek” İncil’in uzmanlık alanına girmez. İncil adlı hikaye kitabında çözümden değil, “şifadan” bahsedilir. Ancak materyalist dünyada materyalist sorunlardan kaynaklanan sorunlar materyalist yolla çözülmez ve bundan dolayı da insan “şifaya” mahkum edilir.

Şifa mahkumiyeti, Hristiyanlık dininin insana yaptığı kötülükler arasında en büyüğüdür. Çünkü kendisi bir palavradan ibarettir. Kilise ideolojisi saf bir insanın inancı üzerine kurulmuş bir tuzaktır. Tavşana havuç koklatarak onu tuzağa düşürmektir. Hristiyanlık inançlı olan kişinin saflığından yararlanmak ister. Ancak bu durumun oluşması için gereken maddi şart kişinin “saflığı”, “uysallığı” ve “aileye bağlılığıdır”. Aile bağları belki de bireyin en hassas, duyarlı olduğu alandır. Kişinin saflığı, ona hükmetmek, onun üzerinden para kazanmak için en uygun kişiliksel durumu teşkil eder ve bu “saflığın” korunması misyonu da cemaat denen kumarhaneye düşmektedir.

Bu despotizmin kalıcılığı demek, varolan kapitalist düzenin ve aile formasyonunun kalıcılığı demektir. Çünkü yüzyıllardır süregelen bir üretim ilişkileri sisteminin devam etmesi demek, o sisteme ait yapıtaşlarının da aracı olarak kullanılması anlamına gelmektedir. Hiyerarşik aile düzeninin stabilize edilmesi, tanrı, kul/köle arasındaki despotik ilişkinin korunmasından ve cemaat içine bireyin hapsedilmesinden geçer. “Umut”, “güven”, “aile sıcaklığı”, “bağlılık”, “içtenlik” gibi göz kamaştırıcı laflar arkasına sığınarak birey cemaatsellik söyleminin dışına çıkartılmaz.

Cemaatçilik

Cemaatin bireye ve mürdine olan yaklaşımı dışında başka bir sorunu daha vardır. O da cemaatin kendi sosyal yapısından gelmektedir. Son kertede cemaat tüm toplum içinde ufak bir sosyal bileşimdir. Din tüm topluma yayılma hedefiyle cemaati ve aileviliği kullanır ve topluma büyük bir cemaat haline getirmek ister. Ancak cemaat arasındaki “tarafsız” ilişki, farklı sınıf ve katmanları, birçok kriz ve çatışmayı günlük hayatta yaşayan toplum için gerçekçi bir tasarım veya proje değildir.

Kapitalist toplum, kendi doğasından ötürü cemaatleştirilmeye elverişli bir altyapıya sahip değildir. Çünkü cemaatin merkezi, bir fikirken, toplumu bir arada tutan olgu paradır. Cemaatte nispeten güçlü olmayan bir iç hiyerarşi varken, toplumda gelir durumuna ve buna bağlı olarak eğitim durumu, sosyo-kültürel çevrelerine göre ayrlan sınıflar vardır. İşçi ve işveren arasında büyük çıkar farklılıkları ve buradan doğan büyük bir toplumsal kriz ve çatışma söz konusudur. Real yaşamın özü budur.

Kilisenin provokasyonu ise insanların bu sınıf çatışması olgusundan kendilerinin zihinsel olarak soyutlamaları ve hatta ışınlamaları doğrultusundadır. Kilise halka, tanrıya dilenmeleri ve kilise babalarının ceplerini doldurmalarını salık verir. Kilise, aile düzeninin bozulmamasını ister. Çünkü toplumsal kopuş, kriz ve çatışma olguları yaşandıkça ve zayıf ve fakir olan kesim köşeye sıkıştırıldıkça, ezilenlerin kilise babalarının kucağına atlamaları beklenir. Kilise, kapitalizmin kendi iç çelişkileri sonucu insanlarda oluşan ruhsal kopuş ve çöküşten kendi çıkarları doğrultusunda yararlanmayı bilir.

Cemaate ait olmayanlardan çekinilmesini salık vererek toplumun her ferdine karşı açık olmak gerektiğini kilise reddeder. Çünkü bu, o bireye fazla özgürlük tanımak demektir. Özgürlük dinin baş düşmanıdır. Çünkü bireyin kiliseden ve tanrı adlı varlığı kanıtlanamayacak özneye dayanmadan kendi başına ayakta durması demek, burjuva-kapitalist dünyanın efendilerine olan bağının kopması demektir. Kilise işçiye sadık olmayı öğütler, çünkü bu, burjuvanın işçiye istediğini yapabilmesi için meşru zemini hazırlar. İşverene itaat eden işçi, kapitalistin seveceği işçidir. Çünkü işçi kendisine itaat ettiği ve emeğinin sömürülmesine izin verdiği ölçüde kapitalist cebini doldurabilecektir. Bu açıdan kilise ve burjuva-kapitalistleri arasında bir işbirliği vardır. Hatta tarikatlarde yüksek mevkilerde çalışan gericilerin neredeyse tamamı aynı zamanda işveren statüsüne de sahiptir. Herhangi bir maddi sıkıntıya sahip olmamalarına karşın bu kilise fareleri, cemaat üyelerinden kopardıkları paralarla günlerini gün ederler.

Bir mikro-örnek olarak Kirche Jesus Christi tarikatı

Avrupa’da ve Tazmanya’da hükümdar din olan hristiyanlık bugüne kadar belli tarikatlara bölünmüştür. Bu tarikatların biribirinden ayrılıkları ufak anlayış ve benimseyiş farklarından ileri gelmektedir. Belli ritüel dışında tarikatlar arasında inanç kaynaklarında da farklılıklar vardır. Örneğin Tevrat’la İncil’i kutsal sayanlar, saymayanlar, Amerika’daki ırkçı kökenli cemiyetlerle işbirliği yapanlar/yapmayanlar, İslam, Budizm, şamanizm ve diğer din türleriyle beraber bir sentez kurma amacı güdenler/gütmeyenler olarak birbirinden ayrılan tarikatlar vardır. Bunlardan Amerika kaynaklı ve en çok bilinenlerden biri de Almancası Kirche Jesus Christi, orjinal ismi ingilizce Church Jesus Christi.

Beyaz Amerikalılar tarafından kurulmuş bu tarikatın özelliği diğer Avrupa tarikatlarında farklı olarak İncil dışında ikinci bir kaynağı referans için kullanır. Moroni(kısaca Moron diyelim) adlı bir Yahudi’nin M.Ö. 600’de Orta Amerika’ya göç etmesinin ardından yazıp çizdiği müsveddelerin Joseph Smith adlı bir beyaz Amerikalı tarafından 1820’lerde bulunup İncil olarak ilan edilmesi sonucu faşist gerici Amerikalılar Smith başkanlığında bir de tarikat kurmaya karar verirler. Ancak kitabın yazarı Moron, isminden dolayı, olması gerektiğinden başka imgeler çağrıştırdığı için, bu yeni versiyon İncil’in ismini Moron yerine Mormon koymaya karar vermişler.

Bu Moroncu tarikatının dünyanın birçok yerinde müritleri başta Amerikalı olmak üzere dünyaya yayılmış, sokakta insanları yoldan çevirip bu Moron kitaplarını başlarına kakalayıp ardından da onları Moronlar tarikatının müridi yapmaya çalışmaktadırlar. Şayet ola ki, biraz ilgi gösrdükleri vakit, muhattap olunan kişinin bağlantı bilgilerini almaya can atmaktadırlar ve aynı kişiyi pazar günü yapılan ayinlere çağırıp dini vaazli propagandaya maruz bırakmaya çalışmaktadırlar. Cemaatte düzenli olarak topluca dualar yapılıyor, herkese zorla İncil’den yüksek sesle cümleler okutuluyor, sonra beraberce şarkı dini şarkı söyletiliyor ve ayine katılanların birbirlerine yapışmaları için ellerinden geleni yapıyorlar. Sonra da duayla başlayıp bitirdikleri bir akşam yemeğinde katılımcıların midesini doldurup evlerine postalıyorlar.

Moron tiyatrosu ve çocuk masalları

İncil’in Kuran’dan belki de en belirgin farklarından biri Kuran’daki ayetlerin daha teorik ve felsefi, ve İncil’in daha çok ana fikri ve konusu belli belirsiz çocuk masalı içerikli oluşudur. İncil’in Yunan ve Roma kültürlerinin bir ürünü olduğunu görmek zor değildir, çünkü gerek kiliselerin iç tasarımları, gerekse de hikayelerin anlatım biçimleri okuyucunun ve izleyicinin sergilenen ve tasvir edilen karakterlerle kendilerini özdeşleştirmelerini ve cemaatin koyun psikolojisine kendilerini bırakmalarını talep etmektedir.

Moronlar’ın ve diğer tarikatların ortak özellikleri, yukarıda da değinildiği gibi çocuk masalları yazıp çizmek, göz boyamak ve gerçek sorunlardan kaçarak suni gündemlerde müridleri boğmak ve kafa ütülemektir. Moronlar’ın aylık dergilerinde yayımlanmış makalelerden birinde şöyle yazmaktadır: “Wir handeln für uns selbst-die Gabe und die Segnungen der Entscheidungsfreiheit[...] Wenn wir unseren eigenen Kindern und Enkelkindern nur eine Unterweisung von allergrößter Bedeutung hinterlassen könnten, welche wäre es? Lehi wählte aus all den herrlichen Evangeliumsgrundsätzen den Plan der Erretung samt der Gabe der Entscheidungsfreiheit und unterwies seinen Sohn darin. Er lehrte ihn: „Die Menschen sind genügend unterwiesen, um Gut von Böse zu unterscheiden.“ Diese heilige Unterweisung hatte bereits im Himmel begonnen. In einer großen Ratsversammlung wollte uns der himmlische Vater die Gabe der Entscheidungsfreiheit belassen, um uns während unseres Daseins hier auf Erden zu prüfen und um zu sehen, ob wir alles tun werden, was auch immer der Herr, unser Gott, gebietet.“ [1](Liahona; Mai 2006; s: 4): [2]

Yazının bu ve devam eden kısımlarında çevresinde döndüğü konu Tanrı’nın elinde oyuncak yaptığı insanoğlunun kendi başına Tanrı’nın emirleri olmadan başını belaya sokmayacağıdır. Bunun ismini de makalenin yazarı Elder Rober Hales “karar özgütlüğü” olarak koyuyor. Yani Tanrı’nın emir vermesini beklemeden onun emirlerine itaat etmek özgürlük oluyor. Karar özgürlüğü de Tanrı’nın oyuncağı insanın önüne konan iki yoldan biri: Cennet veya Cehennem.

Bu özgürlüğün verilmesiyle kastedilen aslında kökünü Kant’ın analiz ettiği “akıl” kavramında yatmaktadır. Kant Hristiyanlık’ta insanoğlunun ne kadar özgür olduğunu tartışırken burada akıl kategorilerini önplanda tutar. İnsanın özgürlüğü aklının empirik gerçekliği kavrayacak, “iyi” olanla “kötünün” farkını kavrayacak kadar işler. Kant için insanın özgürlüğü, aklını Tanrı’nın gösterdiği eksende kullanabildiği oranda mümkündür. Tanrı’nın rızkı dışında bir davranışta bulunmanın sonucu Tanrı tarafından cezalandırılmaktır. Bunu bilmek ise aklın işidir. Tanrı’nın insanı cezayla tehdit etmesini insanoğlu kendi aklı vasıtasıyla görür ve Cehennem’e gitmek istemiyorsa “iyi” olan davranışı “seçmek” “zorundadır”. Yani insanoğluna “doğru” yol, zorla seçtirilir.

Cahillik üzerinden yapılan akıl oyunlarının haliyle bir sonu yoktur. Ancak hem Kant’ın, hem de tarikatte kendisini peygamber ilan eden çömezlerin takıldığı sorun, kendi yaşamlarında empirik olarak deneyimledikleri “özgürlükle” İncil’de kafalarında oluşan “özgürlük” kavramının birbirine zıt karakterde oluşlarıdır. Bir yanda günlük yaşam içinde “iyiyle” “kötü” arasında kendi iradesi doğrultusunda karar verdiklerinin bilincinde olup, öbür taraftan iplerinin Tanrı’nın elinde olduğu kuklalar olduğunu İncil adlı kitaptan okumaları, onları İncil cemaatini reddetmek yerine bir orta yol bulmalarına neden olmuştur. Bu da, özgürlükçü olmayan bir özgürlük kuramıdır. Bu kurama göre kendi seçiminiz sonucu Cehennem’e gidebilirsiniz. Yazar Hales’in de vurguladığı, bizim çocuklarımıza ve torunlarımıza kendi hür kararları doğrultusunda Cehennem’e gidebileceklerini öğütlemektir.

“Her koyun kendi bacağından asılır” misali bir özgürlük içinde Tanrı’nın iktidarı ve despotik hükümranlığı insanoğluna bu “akıl” aracılığıyla geçirilektedir. Burada demek istenilen, insanın aslında mekanik olarak tasarlandığı, ancak Tanrı’nın keyfi doğrultusunda, “hadi bakalım kim Cehennem’e gidecek?” oyununu ortaya atması sonucu organikleşen insanın metafizik evrimidir. Ortada senaryosu önceden yazılmış bir oyun var ve size bu oyunu oynamak dayatma yoluyla seçtirilmektedir. Senaryoya aykırı tavır almak Cehennem’le eşdeğer olduğu için, siz zorla senaryoda size yakıştırılan “koyun” figürünü oynamak zorunda bırakılmaktasınız. Son kertede ortada eleştirel bir tutumun olması, Tanrı’ya karşı gelmek vs. sonsuza kadar acı çekmekle aynı anlama gelmektedir.

Yukarıdaki alıntı içinde kullanılan “yüce”, “kutsal”, “Baba” imgeleri bu hiyerarşik despotizmi süsleyen imalardır. Ancak bir ilginç nokta burada örnek olarak bir baba-oğulun arasındaki diyalogun aktarılması ve Tanrı’nın da “Baba” olarak isimlendirilmesidir. İnsanın bu “olgunlaşma” sürecinde babanın oğula verdiği öğütle Tanrı ve kul/köle arasında bir özdeşleştirme söz konusudur. Tanrı’nın kapsayıcılığı ve babayla oğulun arasındaki temas ve ilişki hem hikayeyi anlatan veya aktaran tarafından özdeşleştiriliyor, hem de ufak bir çocuğun ergenleşmesi ve olgunlaşması sürecinde bir paralelliğe değiniliyor. Yani Tanrı’nın, kölesi olan insanı topraktan yaratmasıyla babanın oğlunu, annesiyle yaptığı cinsel birleşim sonucu “yaratması” dışında ortada bir de pedagojik bir benzerlik var.

Bu noktada istenmeden de olsa ya pedagojik, ya da o kadar olmamakla beraber daha genel bir krizden bahsediliyor: Çocuğun her geçen zaman birimi içinde kendi başına “doğru” yolu bulması babalık rolünün içerdiği görevlerden biridir. Ancak Tanrı’yla insan kölesi arasındaki cezalandırma ve tehdit prosedürü, Tanrı’nın “olgunluğu” karşısında “çocuk” kalan babanın herşeye rağmen eksiksiz olmayışı, bize bu olgunluk evresinin tamamlanmış bir süreç olmadığı sonucunu veriyor.

Bu “barışcıl”, “kutsal” söylemi içinde bu tür ifadeler zinciri çok büyük sancıları gizlemeye çalışıymaktadır. Baba-çocuk arasında daimi vurgulanan kan bağının ve ırki birlikteliğin, cemaate ve fikir birliğine olan mutlak ve despotik sadakat, Tanrı’nın iktidarı altında kendisine itaat etmekten başka bir başka makul seçim yolu bırakılmamış insanoğlu bir tür apriorik toplumsal ve metafizik bağ koridorları arasında gidip gelmektedir. Aileye bağlılık, cemaate bağlılık, Tanrı’ya bağlılık, boyun eğmek, ırkın ve kanın, temizliğin ve arılığın, hassasiyetin ve zavallılığın, acizliğin ve zayıflığın devamlı içten içe tekrarı bu kilise söylemini bize özetlemeye yetiyor.[3]

„Der Satan war jedoch gegen Gott und diesen Plan und sagte: „Ich will die ganze Menschheit erlösen; … darum gib mir deine Ehre.“ „Darum, weil jener Satan sich gegen mich auflehnte und danach trachtete, die Selbstständigkeit des Menschen zu vernichten, die ich, der Herr, Gott, ihm gegeben hatte, ließ ich ihn… hinabwerfen.“ „Und an jenem folgten ihm viele nach.“ Tatsächlich nutzte der dritte Teil der Scharen des Himmels eine Entscheidungsfreiheit dazu, den Plan Gottes abzulehnen.“ (Liahona; Mai 2006; s: 4)[4]

Tanrı-köle insan tiyatrosunda kötü adam rolü verilen şeytan burada insanı kötü yoldan çıkartmak amacını güdüyor ve bundan dolayı da Tanrı tarafından cezalandırılıyor. Bu cezanın ardındansa birçoklarının Şeytan’ı izlediğini söylüyor. Tanrı’nın bu durumdan hoşnut olmadığını sanki onun ağzından anlatılıyormuş gibi aktarıldığını gördük. İncil’in birçok konuda olduğu gibi bu bölümünde de çelişkiler zinciri göze çarpmaktadır. Bir yandan Tanrı’nın erişilmez ve boy ölçülemez “yüceliği” defalarca tekrarlanırken, öbür taraftan tıpkı dünyada insanlar arasında görüldüğü gibi öteki dünyada da aynı sorunlar yaşanıyor. Şeytan cezalandırılıyor. Tanrı’nın mükemmelliğine değiniliyorken bu övgü zinciri, Tanrı’nın kendi zayıflıklarından dolayı bir propaganda niteliğini kazanıyor. Çünkü ortada içi boş bir mükemmeleştirme politikası söz konusudur.

Bir tarafta eksiksiz ve herşeyin üstündeki yaratıcı Tanrı ve öbür tarafta Şeytan ve Şeytan’a uyan milyarlarca insan bulunmaktadır. Günah çıkartmak insanların bu kadar sık yapması önerilen bir ritüelse o zaman Şeytan’ın gücü Tanrı’yla boy ölçüşür düzeydedir. İncil’in Tanrı senaryosuna göre Tanrı kullarının itaatkarlığını denemek istemektedir. Kullarını bir sınavdan geçirecekse, bu yarattığı varlık mükemmel bir varlık değildir. Ancak mükemmele yakın bir varlık tasarlama peşindedir. İnsanoğlu Tanrı tarafından bir irade ve akıl testinden geçirilmektedir. Ancak Tanrı’nın ve insanoğlunun bu sınav sonucundan elde edeceği sonuçlar farklıdır. Tanrı yarattığının mükemmelliği için adeta laboratuvar deneyi yaparken, bu insan için ölüm kalım savaşı anlamına gelmektedir. Eğer Tanrı yarattığının niteliklerini bilmiyorsa, bu onun mükemmelliğinin aslında gerçek olmadığı anlamını taşımaktadır. O çok övülen zihnin, aklın ve mantığın yolunu izleyince görüldüğü gibi bu, silah olarak İncil’e karşı pekala rahatça kullanılabilmektedir.[5]

Tanrı’nın “mükemmel” olmayan tablosu

Mükemmel olmayan bir Tanrı tasviri, aslında tam da bize mükemmel olmayan ve olamayacak bir dünya ve toplumsal durum projeksiyonunu sunmaktadır. Dini tasvirlerin ve “kutsal” metinlerin, ortaya çıktıkları dönem ve toplumsal koşulların bir ürünü oldukları dikkate alınırsa, Tanrı’nın kendi metafizik dünyasını materyalist dünyada vücutlaştırdığı değil, materyalist dünyanın metafizik tasvirlerle soyut zihinsel bir kaçış ürünü olarak Tanrı fikrini ürettiği olgusu daha rahat anlaşılabilir. Nitekim mükemmel bir metafizik ve materyalist dünya söz konusu olsaydı, o zaman Şeytan denen karakter kendi kendine “sönümlenirdi.” Mükemmel bir dünyada ne ceza, ne tehdit, ne de emirlerin bir anlamı vardır. Emretmek, zor kullanmak, cezalandırmak, şiddet uygulamak, Cehennem’de yakmak gibi despotizmi temellendiren öğelerin varlığı, Tanrı’nın mükemmelliği ve herşeyi bildiği konusunda şüphe uyandırıyor.

Metafizik dünyanın sorunlarının materyalist dünyanın sorunlarına olan benzerliğinden bahsettik. Bu noktada Tanrı’nın metafizik dünyasındaki yaşamı konusunda çok fazla bilgilendirilmemiş olduğumuz için o tarafta yaşanan sorunların detaylarına inemiyoruz. Ancak bu taraftaki sorunlardan yola çıkarak belki o tarafa da iyi “öğütler” verebiliriz. Örneğin bu dünyadaki sorunların kaynağını oldukça açık bir biçimde bundan 100-150 sene öncesinden beri Marx’tan ve marksistlerden öğrendik. Eşitsizlik, zor kullanmak, şiddet, despotluk, sömürü, adaletsizlik bu dünyanın sorunlarıdır ve bu sorunların kökten çözülmesini insanoğlunun büyük bir çoğunluğu istememektedir. Savaşsız bir dünya arzulanmakta, ancak kapitalizmin uzantısı olan savaş ekonomisinden vazgeçememektedirler. Daha da ilginç bir nokta bu değişime en çok karşı olan kurumun kilise oluşu, yani Tanrı’nın materyalist dünyadaki “evi”.

Eşitsizliğin, adaletsizliğin ve sömürünün ortadan kaldırılması şiddetin ve zor kullanımını da gereksiz kılacaktır. Tanrı’nın Şeytan’la olan kapışması göz önünde bulundurulup şu soru neden sorulmasın: Tanrı, yarattığı bu düzeni hiyerarşik bir biçimde tasarlayarak ve kendisini de en tepeye oturtarak, şu anda Şeytan ve insanoğluyla başına bu kadar sorun çıkartacak düzensizliğe kendisi mi sebep oldu? Yani şu anda şikayet ettiği, insanın zihnini Şeytan’a karşı kullanamaması sorunu, kendi yaptığı bir hatadan mı kaynaklanıyor? Bu soruların cevaplarını vermek elde bulunan veriler doğrultusunda pek mümkün gözükmüyor, özellikle de öbür tarafın senaryosuna kapsamlı biçimde hakim olmadan.

“Die Eingebungen, die wir erhalten und die uns verlassen, vor dem Bösen zu fliehen, machen deutlich, dass der himmlische Vater unsere Stärken und Schwächen kennt und dass er sich der unerwarteten Umstände in unserem Leben bewusst ist. Wenn wir eine solche Eingebung erhalten, halten wir im Allgemeinen nicht sofort inne, denn der Geist Gottes spricht nicht mit Donnerstimme. Die Stimme ist ein Flüstern- ein Gedanke, der uns in den Sinn kommt, ein Gefühl, das uns ins Herz dringt. Wenn wir auf diese leisen Eingebungen achten, bleiben wir vor den zerstörerischen Folgen der Sünde bewahrt.”(Liahona; Mai 2006; s: 6)[6]

Cehennem ve Cennet arasında kendi başına bırakılan insanın Tanrı’yla yaptığı “fısıldaşmalar” onu yapacağı “seçimin” hayatiliğini “unutturacak” kadar içten, sıcak ve yakındandır. Cehennem’de sonsuza kadar acı çekme tehditini kendisine yönelten Tanrı’yla yaptığı bu “içten” konuşmalarda, Tanrı’nın kuluna seslenirken öfkeli olmadığı söylenmektedir. -Öfkeli olmadığının- vurgulanması ilginç, çünkü Tanrı ve kul arasındaki despotik hiyerarşi yakınlık, sıcaklık ve içtenlik gibi ruh hallerine çelişen bir doğaya sahiptir. Ortadaki bu maddi duruma rağmen gerçekten çok başka bir diyalog ruhu söz konusudur Tanrı’yla kulu arasında. İnsanoğlu’nun zavallı durumu karşısında kendinden emin ve mutlak değiştirilemez bir Tanrı portresi vardır. Aklın merkezi bir konum kazandığı bu Tanrı-kul diyaloğunda insan da olduğundan başka ve kendi iç materyalist doğasından ayrı olarak ele alınıyor. En azından insanın kendisini ele alma eğilimi ve Tanrı’nın insana karşı yaklaşımı sadece akıl bazındadır.

İnsanın bir rasyonellikten, yani akılsallıktan ibaret olduğu düşüncesi Hristiyanlık’ın ana fikiri oluşturmaktadır. Akılsal ve mantıksal olanın insanı iyiye yönelttiği ve frenlenmeyen hayvani içgüdülerin insanı kötülüğe yönelttiği iddia edilmektedir. Hayvanla insan arasına akılsal veya rasyonel bir perde çekilirken insanın saf akılsal bir varlık olduğu ve onun evrim sonucu bir başkalaşım yaşadığı gerçeği de içten içe yalanlanmaktadır. Çünkü bu tür saf akılsal olarak tasvir edilen bir insan tablosu, hayvan toplumundan ve hayvanilikten uzak olduğu ölçüde Tanrı’ya yakın olabilir. Hayvanlarla birçok benzer özellik taşıyan ve zihinsel yanı dışında birçok bakımdan duygusal ve duyumsal yana da sahip insanoğlunu Tanrı’ya yakınlık kategorisinde sadece akılsallığıyla ele almak insan doğasına aykırı bir durumdur.

Bu sadece insan doğasına aykırı da değil, ayrıca insanın kendisinden saf aklıyla Tanrı’ya yakınlaşmasını Tanrı’nın, yani insanın ve evrenin yaratıcısının kendisinden talep etmesi başka bir çelişkidir. Tanrı genel olarak akılsal bir varlık olarak tasvir edilegelmektedir. Tanrının burada insana “iyi niyetli” yaklaşımı insanın tanrısal bir varlığa dönüşümü yönündedir. İnsanın bu tanrılaşması süreci içindeyse bu İncil senaryosuna göre akıl ve bilinç baş aktörlerdir. Akıl, bilinç ve içgüdüler dışında İncil’e göre insan sadece bir bedenden ibarettir.

Ancak insanın tanrılaşması demek, Tanrı’nın hiyerarşik düzenini kendi eliyle yıkması demektir. Eğer sadece kendi yarattığı meleklerden biri olan Şeytan kendisine bu kadar sorun çıkartabiliyorsa Tanrı 1-neden meleklerle yetinmeyip “mükemmel” Tanrılar yaratmadı?, 2- insanın tanrılaştırılması sürecinin sonu meleklik mertebesine kadar mı gidiyor? Bu soruları çoğaltmak mümkün, çünkü İncil denen “şifa” kitabının her derde deva olduğu iddia edilmesine rağmen, biraz aklını kullanabilen sıradan bir insanın kendisini veba edebilecek kadar da tehlikelidir.

“Wenn wir diese Eingebungen jedoch missachten, wird das Licht des Geistes immer schwächer. Unsere Entscheidungsfreiheit wird eingeschränkt oder geht verloren, und wir verlieren das Selbstvertrauen und die Fähigkeit zu handeln. [...]Und dann ist das sehr leicht, sich auf falsche Pfade zu begeben und verloren zu gehen! Wie schnell werden wir dann mit den Ketten der Sünde gebunden, über die Lehi zu seinen aufsässigen Söhnen gesprochen hat.” .”(Liahona; Mai 2006; s: 6) [7]

Tanrı, insan aklına bu kadar çok güvenmesine rağmen, tanrılaşma sürecinde iyi yolu şaşırması sonucu belalar çukuruna düşen insanoğluna Tanrı daha az yardımcı olmaktadır. Yani Tanrı insana, yardıma muhtaç olduğunda değil, olmadığı zaman yardım ediyor. Yardıma ihtiyacı olmadığında Tanrı insana yardım ederken, yardıma gerçekten ihtiyacı olduğunda Tanrı insanı ölüme terkediyor, ve buna da Tanrı’nın “evrensel” adaleti deniyor.

Her konuda olduğu gibi bu konuda da kendisine güvenmek zorunda olan insan için kendi varlığını tamamen Tanrı’nın despotik iktidarına teslim etmek tek çözüm yoludur: “ Entscheiden Sie sich dafür, anzuerkennen [...], dass Sie ein Kind Gottes sind, dass er Sie liebt und dass er die Macht hat, Ihnen zu helfen” (Liahona; Mai 2006; s: 7)[8]

Bu tür bir cümle kurmak için bir insanın özel bir çaba harcamış olması gerekmektedir. Çünkü bu cümle mantıksal ve anlamsal olarak tamamiyle saçma bir içeriğe sahiptir. Yazar önce bir “karar verme” özgürlüğünden bahsediyor ki, bu da zaten tam bir özgürlük değildir. Kişi kendisine sunulan şıklardan tekini işaretleyerek “özgür” bir karar veriyor. Daha doğrusu bu karar ona “verdiriliyor”. Lanetlenmekten kurtulmak için “tek” bir yol vardır. Bu tek yolu izlemek konusunda insan çaresiz ve kendisine söyleneni izlemeye mahkum edilmiş durumdadır. Bir başka önemli nokta –hristiyan “hayırseverliğinden” geliyor olsa gerek- bu yazarın kendisine Tanrı’nın avukatı görevini bahşederek bize Tanrı’nın iktidarının kuralını seslendiriyor. Onun önünde boyun eğmeli, despotik iktidarı içinde kendi benliğimizi onun malı olarak algılamalıyız.

Onun bize hükmetmesine “izin verdiğimiz” oranda mutluluğa erişebiliriz, demek isteniyor. Bu ima, aslında insanın o kadar da Tanrı karşısında aciz bir durumda olmadığının bir “itirafıdır”. Çünkü insan Tanrı’ya kendi iradesiyle meydan okuyabilmektedir ve onun iktidarının parçası olmayı kendi “iznine”, yani onayına mecbur bırakabiliyorsa, bu durumda Tanrı için, her otonom ve kendi başına kendi bilinci ve yetisiyle iktidar kurabilen varlık bir tehlike teşkil etmektedir. Bu da materyalist dünyada olsun, metafizik dünyada olsun iktidarın doğasının değişmez kuralıdır. İktidarın olması demek zaten kendi içinde bir tersliğin, zorun ve despotluğun varlığı demektir. Tanrı’nın kuluna karşı bu serin kanlı tavrıysa hiyerarşinin ve despotizmin soğuk gülümsemesinden başka birşey değildir. Bu soğuk gülümsemenin diğer tabiriyse şudur: Acımasızlık. İncil’in tasvirine göre Tanrı’nın düzeni adaletsiz, eşitşiz ve despot olduğu gibi acımasızdır da.

„Beschließen Sie [...], dass Ihr Leben ihm gehört und dass Sie Ihre Entscheidungsfreiheit dazu nutzen wollen, seinen Willen zu tun.” (Liahona; Mai 2006; s: 7)[9]

Tanrı’nın insan içindeki iktidar savaşını kazanması, insanın Tanrı’nın kölesi olmayı ve onun üstünlüğünü kabul etmesi sonucu gerçekleşebilir. Tanrı, kendi yarattığı bu kuluna karşı savaşmaktadır, bir iktidar savaşı vermektedir. Ayrıca da onunla telepati halinde iletişimdedir.-Tanrı katında elektrik olmadığından herhalde chat veya telefon gibi modern iletişim araçlarıyla konuşmak mümkün değil-. Tanrı tüm o kudretine rağmen insanla olan savaşı bitmemiştir. İnsanla olan savaşı dışında kendi yarattığı Şeytan’a karşı da üstünlük elde etmemiştir. Dendiğine göre Tanrı Şeytan’a şans tanımıştır. Yine dendiğine göre para çalmak, adam öldürmek Şeytan’a uymaktır. Sadece 20. yüzyılda iki adet dünya savaşıyla beraber yaklaşık 70 milyon insan öldü, öldürüldü, yakıldı, asıldı, zehirlendi veya intihar etti. Eğer tüm bunlarda Şeytan’ın parmağı varsa, bu durumda Şeytan’ın akıllanmasını beklemek Tanrı’nın keyfiyeti olmuyor mu? Şeytan’ın Tanrı’yla ve insanın hem Tanrı’yla hem de Şeytan’la olan savaşında onlarca milyon insanın katledilmesi eğer Tanrı’nın yetkisi altındaysa, bu Tanrı’nın –İncil kaynak gösterildiği takdirde- gerçekten evreni ve insanı iyi tasarladığı sonucuna mı götürüyor bizi? Bunca insanın ölümü gerçek olduğuna göre ortada İncil’e yöneltilmesi gereken üç soru vardır: 1- İnsan iddia edildiği gibi Tanrı için o kadar da önem taşımaktadır? 2- İsrail devleti ve Amerika Irak’ta, Filistin’de, Lübnan’da, Afganistan’da, Türkiye’de ve diğer Doğu ülkelerinde milyonlarca masum çocuk ve kadını öldürürken o “kudretli” Tanrı nerededir? 3- Tanrı’nın keyfiyetiyle Tanrı’nın adaleti arasındaki sınır nerededir?

Tanrı karşısında gerçek bir iktidar olmanın mümkün olduğunu İncil’den çıkarsamak mümkündür. Tanrı’nın iktidarı materyalist dünyada eşitlikçi bir toplum formasyonuyla yokedilebilir. Çünkü eşitlikçi ve adil bir toplum demek, Tanrı’nın insanı sınaması için gereken maddi koşulların da ortadan kalkması demektir. Aynı şekilde insanın Şeytan’ın tesirinden de uzak kalması anlamına gelmektedir. Eşitlikçi, adil ve sömürgenin olmadığı bir dünya toplumunda insanın şeytana ve Tanrı’ya karşı tek başına ayakta durabileceği bu İncil adlı kitaptan çıkarılabilecek bir sonuçtur. Ancak İncil, okuyana bakarak içeriği değişip duran bir metindir. Dolayısıyla kullanım biçimi de İncil’in ve Tanrı’nın sönümlenmesi doğrultusunda değil, zenginin, paralı işadamlarının ve kapitalist işverenin çıkarı doğrultusundadır.

Sonuç olarak İncil gerek adalet arayışı konusunda, gerek Tanrı ve kul ilişkisi arasında ve gerekse de evrenin yaratılışı kuramında birçok eksiği ve çelişkiyi içinde barındırmaktadır. İncil’in Tanrı tasviri ortada bulunan bir Tanrı anlayışına terstir. Mükemmel olan bir varlıktan bahsedilirken neden çelişkilerle dolu bir metine güvenmemiz bizden istenmektedir? Veya İncil neden son kitap olamamıştır? Neden İslam’a kadar beklemek gerekmiştir? Tanrı gerçekten mükemmelse neden İncil eksiklerle doludur? Tüm bu çelişkilere işaret eden sorular, konunun tamamı tarihsel olarak ele alındığında sadece İncil’in değil, din sisteminin ve Tanrı öznesinin insanın doğal bir arayışının ürünü olduğu sonucuna götürüyor bizi. İncil’in evren üzerine olan tasviri varolan gerçekliğin tam tersini belli ritüeller karşılığında “vaat” etmektedir. Ancak Tanrı tasviri dahi toplumsal dünyanın, yani karmaşanın ve kaosun odağı olan mekanın bir kopyası gibidir. Bu zihinsel tasarımlar dünyasından kopmak, Tanrı, İncil gibi sembollerden kopmak bilginin, bilincin ve mücadelenin ışığında mümkündür. Bağımlılık, despotluk ve iktidar zincirleri kırılmadan medeniyetin döngüsel deviniminde bir adım ileri atılamaz!


[1] Yukarıdaki alıntı Liahona adlı gerici bir aylık dergide yayımlanmış ve konusu karar verme özgürlüğü olan bir makale. Bu paragrafı ve daha birkaçını kilise ve İncil söylemini bariz biçimde temsil ettiği için üzerlerinden geçmeyi faydalı buluyorum.

[2] “Biz kendimiz için yaşıyoruz- Karar verme özgürlüğünün verilişi ve kutsanması[...] Eğer biz çocuklarımızı ve torunlarımıza en anlamlı öğretilerden sadece birini bırakacak olsaydık, bu hangisi olurdu? Lehi tüm yüce Evangelik temelleri arasından karar verme özgürlüğünün verilmesi planını seçti ve oğluna da bunu öğütledi. O oğluna şunu öğretti: “İnsanlar iyiyi kötüden ayırma konusunda yeterli olgunluktadırlar.” Bu kutsal öğreti herşeyden önce gökyüzünde başladı. Büyük bir konsey toplantısında bize ulu Baba kendimizi bu dünyadaki varlığımız esnasında test edebilmemiz ve her zaman için efendi Tanrımız’ın bize emrettiklerini yerine getirebildiğimiz görmemiz için özgür karar verme yetisini bıraktı.”

[3] Burada şu önemli notu düşmek gerek: Bahsi geçen dini söylemin yapı taşları tamamiyle Avrupa’daki faşist politikanın yapıtaşlarına uyuyor. Bu uyuşumun bir tesadüf olduğunu söylemek saflık olur. Çünkü faşizm sadece 150 sene veya daha fazla bir zamandır değişmeyen mülkiyet ve üretim ilişkilerinden değil, aynı zamanda yaklaşık 2000 senedir büyük bir iktidara sahip olmuş, insanların kanına gitmiş, toplumsal ve kültürel kodlara egemen kilisenin, ve kilise patronlarının istediği biçimde düşünme “alışkanlığının” ürünü. Bu durum şöyle de formule edilebilir: Faşizm= Kapitalizm + Hristiyanlık

[4] “Şeytan Tanrı’ya ve bu plana karşıydı ve şunları söyledi: “Ben tüm insalığı kurtarmak istiyorum;… bunun için bu onuru bana ver.” “O Şeytan bana isyan ettiği ve daha sonra da insanın kendiliğindenliğini yoketmekle beni tehdit ettiği için onu aşağıya hapsettirdim.” “Ve ondan sonra da onu birçok başkaları izledi.” Gerçekten de üçüncü bölüm gökyüzünün çevresinin karar özgürlüğünü Tanrı’nın planını reddetmek için kullanmasını anlatır.”

[5] Tabi ki bu polemik halen bir Tanrı varlığının olduğu fikri gözönünde bulundurularak yapılıyor. Bu analizin amacı İncil’i tek başına eleştirmek değil, kapitalizmin insan toplumuna ve doğasına getirdiği tahribatın nedenleri anlamak.

[6] Kötü olandan kaçmak için aldığımız ve bizi terkeden ilhamlar şunu açıklaştırıyor ki, yüce babamız bizim gücümüzü ve zayıflığımızı biliyor ve hayatımızdaki beklenmedik anda başımıza gelen durumların da farkında. Eğer böyle bir ilham alırsak bunu genel olarak hemen içimizde tutmuyoruz. Çünkü Tanrı’nın ruhu kızgın bir sesle konuşmaz. Bir ses bizim için belli bir anlama gelen bir fısıltı- bir düşünce, kalbimizin derinliklerine inen bir duygu demektir. Eğer bu sessiz ilhamlara dikkat edersek günahın yıkıcı sonuçlarından zarar görmeden ayrılırız.”

[7] “Eğer biz gerçekten bu ilhamları duymazlıktan gelirsek Ruh’un ışığı her zaman için daha zayıf olacaktır. Bu durumda bizim karar özgürlüğümüz sınırlanacak veya tamamen kaybolup gidecektir, ve biz kendimize olan güvenimizi ve yeteneğimizi kaybedeceğiz. [...] Ve ondan sonra yanlış tarafa yönelmek ve kaybolup gitmek çok daha kolay olacaktır. Lehi’nin kendi oğullarına dediği gibi ne kadar da hızlı bir biçimde günahın zincirine bağlanmış olacağız.”

[8] Tanrı’nın bir çocuğu olduğunuzu, onun sizi sevdiği ve onun size yardım etmek için elinde güç bulundurduğunu kabul etmeye karar verin.”

[9] Sizin yaşamınızın ona ait olduğu ve sizin kendi karar verme özgürlüğünüzün onun isteğini yerine getirmek olmasını istemek gerek olduğu anlamına geldiğine karar verin.”

Yorum Yapın

Yorum yapmak için giriş yapmış olmalısınız.