Kürt-Türk Kardeşliğinin Baş Düşmanı: Burjuva Devlet İdeolojisi
Onlarca senedir Türkiye’nin gündeminden düşmeyen Kürt sorununda PKK örgütünün „terörist“, „düşman“ ve „hain“ olarak ilan edildiği ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşanan çatışmaların sadece PKK’nın kendi iç yapısal tutumundan kaynaklandığı önde sürüldü. Nitekim bununla da kalınmadı ve PKK’nın, kendisini Kürtler’in „özgürlüğü“ misyonunun temsilcisi olarak tanıtması ve medyanın da bu söylemi kullanması sonucu PKK ve diğer „terör“ örgütü olarak tanımlanan politik silahlı gruplar, savundukları ideoloji ve temsil ettikleri halk dahil baş düşman ilan edildi. Ancak bu sorun hiçbir zaman burjuva devlet ideolojisinin özeleştirisi halini almadı.
Burjuva devletçiliğini Kant’dan alarak sistematize etmiş olan Hegel, 1821 yılında, yani bundan yaklaşık 180 sene evvel kaleme aldığı „Grundlinien der Philosophie des Rechts“ (Hukuk Felsefesinin Temelleri) çalışmada, varolan devletçilik anlayışının özünü yansıtmakla kalmamış, aynı zamanda da onu geliştirmiştir. Kant’ın fazlasıyla metafizik ve dini olan hukuk ve devlet anlayışına Hegel pratik ve sistematik bir içerik kazandırmıştır.
Politik hayatta deneyimlediğimiz sorunlar, çelişkiler ve çatışmaların belli bir ideolojik arka plana sahip olduğu açıktır. Kürt sorununu bir burjuva devlet ideologunun yazdıkları üzerinden deşifre etmekse Kürt ve Türk halklarının arasına sokulan nifakı anlamak açısından bir zorunluluk teşkil etmektedir.
Kürt „sorunu“ olarak gündeme oturan problematik, Türkler’in Anadolu’ya göç etmesinden çok önceleri Mezopotamya’nın kuzey batısı, Anadolu’nun güneydoğu ve doğusu ve Kafkasya’nın güneyinde yaşayan Kürt kavimlerinin topraklarının göçmen Türkler tarafından gasp edilmesinden beri güncelliğini korumuştur. Zamanla güçlenen Türk, Arap ve Pers devletleri karşısında baskı altına alınan ve tehdit edilen Kürt toplulukları yaşadıkları bölgelerde güçlerini kaybetmiş ve kendi devletlerini ve iktidarlarını kuramayacak bir konuma itilmişlerdir. Devletleşme sürecinde Mezopotamya coğrafyasında yerel devletlerce Batılı saldılırılarına karşı bir özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi söylemi benimsenmiştir. Orta Doğu devletlerinde dışarıya karşı bir bağımsızlık politikası provoke edilirken bu devletlerin kendi içlerindeki durum göründüğünden farklıdır.
Konu Türkiye bağlamında ele alındığında ortaya birçok çelişki ve sorun çıkıyor: Batılı işgalci devletlere karşı bir kurtuluş savaşı vermiş olan Atatürkçü Türk devleti, o zamanın düşman ideolojisi olarak işgalciliğin ve emperyalizm olarak ilan edilmesine rağmen hem geçmişine, hem de bugünün Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı tezine bakıldığında, benimsediği kimlik bazında çelişkiye düşmektedir. Yani bağımsızlık tezini savunan bir devlet ideolojisi bir başka halkın bağımsızlığına hem geçmişte, hem de bugün mani olmaktan dolayı bir iç çelişmeye düşmektedir. Yani ortada bir bağımsızlık söz konusudur. Ancak bu bağımsızlığın faturası başka bir halka kesilmektedir.
Kürt sorununda deneyimlediğimiz pratik çelişkilerin arkasında ideolojik çelişkilerin ve çatışmaların olduğunu görmek Hegel’in Hukuk Felsefesinin Temelleri baz alındığında hiç de zor değil. Kitabının üç farklı yerinde Hegel, Kürt sorununun oluşumunda bir tez, bir antitez ve bir de sentezin temelini atmıştır. Kürt sorununu burjuva devletçiliğinin bir ürünü olarak ele aldığımızda, bu üç ayaklı diyalektik düzenek bize gerek PKK’nın, gerekse de içi boşaltılmış kemalizm ideolojisinin sorunsal temelinden ayrı tartışıldığını göstermektedir. Yani PKK’yı tek hedef olarak ilan etmenin ardındaki suni halk düşmanlığı söylemi, aslında devletçilik ideolojisinin kendi iç çelişkilerinin bir ürünüdür.
Hegel’in Kürt sorunu bağlamında devreye girdiği nokta, onun, burjuva devlet ideolojisini yapılandırdığı esnada, -farkında olmadan da olsa- ana tezini çelişkileri ve yıkıcı sonuçlarıyla beraber bir „bütün“ olarak ifade etmesidir. Hegel burjuva devletçiliğinin halk üzerindeki tutumunu dayanışma üzerine, anti-tezini halkların birbirleriyle çelişkisi üzerine ve sentezi de devletin her türlü şiddeti ve gücü üstünlük mücadelesi uğruna kullanabileceğini meşru kılması üzerine kuruludur.
Hegel devletçilik ideolojisini eksiksiz olarak ortaya koymuştur. Burjuva devletçiliğinin çelişkileri ve yıkıcılığıyla bir bütün olarak ele alınması Hegel’in burjuva ideolojisini çelişkili veya yanlış anlamasından değil, tam tersine onun, devlet ideolojisini yalın bir nesnellik içinde tüm çelişkileriyle ortaya koymasından ileri gelmektedir. Dolayısıyla Hegel devleti çelişkili olarak anlatmaz. Bunun yerine onu çelişkileri içinde eksiksiz anlatır. Keza kendi yazınında Hegel devleti olumlamış, yani ona karşı olumsuz ve eleştirel bir tavır almamıştır. Hegel devleti sadece anlatmakla kalmaz, aynı zamanda onu över ve destekler.
Tez, Anti-tez ve Sentez
Hegel’in devlet söylemi hakkında yaptığı incelemeyi Kürt sorunu bağlamında analiz etmek, kitabının üç farklı yerinde dile getirdiği üç ifade üzerinden mümkündür. Bunlar sırasıyla şöyledir:
Tez: “Diese beiden Bestimmungen, daß die besonderen Geschäfte und Gewalten des Staats weder für sich noch in dem besonderen Willen von Individuen selbständig und fest sind, sondern in der Einheit des Staats als ihrem einfachen Selbst ihre letzte Wurzel haben, macht die Souveränität des Staats aus.”( Devletin gücünün ve meşgul olduğu işin bu iki belirleyici etkeni ne bireylerin kendi başlarına, ne de kendileri için özel bir istenç içinde sabit bir konuma sahip oluşlarıdır. Bunun yerine esas olan, devlet birliği içinde kökenine kendi basit bütünlüğü içinde sahip olmaktır ve bu da devletin dayanışmasını teşkil eder.)[1];
Anti-tez: “Volkssouveränität kann in dem Sinn gesagt werden, daß ein Volk überhaupt nach außen ein Selbständiges sei und einen eigenen Staat ausmache.“(Halk dayanışması, bir halkın tamamiyle dışarıya karşı bir kendi-kendiliğine sahip olması ve kendi devletini kurması anlamında söylenebilir.)[2];
Sentez: „Die Sicherung des Staats und der Regierten gegen den Mißbrauch der Gewalt von selten der Behörden und ihrer Beamten liegt einerseits unmittelbar in ihrer Hierarchie und Verantwortlichkeit, andererseits in der Berechtigung der Gemeinden, Korporationen, als wodurch die Einmischung subjektiver Willkür, in die den Beamten anvertraute Gewalt für sich gehemmt und die in das einzelne Benehmen nicht reichende
Kontrolle von oben von unten ergänzt wird.“[3] ( Bazı yetkili kurum ve kişiler tarafından şiddete tabi tutulmasına karşı devletin ve yönetenlerin güvenliği bir tarafta dolaysız olarak kendi hiyerarşisininde ve sorumluluğununda, diğer taraftan da birlik ve toplulukların yetkisi içinde öznel keyfiyetinde, kendisine güç emanet edilen sorumlular aracılığıyla engellenmesi altında ve yukarıdan aşağıya doğru olarak tanımlanan ve tekil bir tutumun yeterli olmayan kontrolünde yatmaktadır.)
Tezinde bireylerin kendi ben-merkezli çıkarlarının engellenmesi ve vatandaşların ortak çıkarlar çerçevesinde tek bir güç, yani devlet otoritesi ve hiyerarşisi altında toplanması fikri savunulmaktadır. Sabit, dogmatik bir düşünme biçimi provoke edilmekte ve saf bireysel ve özgür bir benlik yerine, devletin bütünlükçü ve bütünleyici yapısı altında bireyler toplanmak istenmektedir. Tıpkı Kurtuluş Savaşı’nda Türkiye topraklarında yaşayan tüm milletlerin birleşerek batılı güçlere karşı kendi bağımsızlığını savunmasında olduğu gibi. Bu teze zıt pratik birkaç deneyim Türkiye’de kemalizmi temsil etmek iddiasında olup Amerika tarafından finanse edilen askeri darbelerde baş aktör olma görevine talip ordunun varlığı, Soğuk Savaş yıllarında Sovyetler Birliği’ne karşı Amerikan ordusunun ülkeyi askeri üs olarak kullanmasına izin verilmesi, Özal devrinden itibaren yabancı sermaye sahiplerinin ve firmaların ülkeye akın etmesine göz yumulması, IMF’nin boyunduruğu altına girmek, AB’nin ırgatı olmak ve en son olarak da ABD’nin Orta Doğu projesinin baş kuklası haline gelmektir.
Anti-tezde Hegel halkın iç ve dış sınırlarının çizilmesinin gerektiğini ve halk dayanışmasının aynı devlete ait olan bireylerin sadece kendi aralarında gerçekleştirmesi sonucu mümkün kılınacağını söylemektedir. Halk olarak da kastedilen devletin egemenliği altında toplanan veya toplanılan insan kitlesinden başka birşey değildir. Halkın dayanışması demek, dışarıdan gelen saldırılara karşı devlet çatısı altında birleşen bireylerin devletin bütünlüğünün yıkılmasına karşı direnmesi demektir. Demek ki devletçilik bağlamında farklı halkların ya da devletlerin birbirleriyle birleşmesi değil, halkların birbirlerine karşı kendi aralarında birleşmesi ve bütünleşmesi söz konusudur. Devletin varlığı uğruna halklar devlet ideolojisinin soyut varlığı uğruna birbirlerinin düşmanı konumunda bulunmaktadırlar.
Bunun dışında Hegel anti-tezde halkın veya milletin bir bağımsızlık mücadelesi için kendi devletini kurması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu devletin kurulması veya savunulması demek, başka hükümdar bir devlete karşı tavır almak, kendi halkını örgütleyerek kendi devletini kurmak ve kendi halkından güç alarak diğer halka karşı bir çatışma planlamaktan geçmektedir. Bunlara örnek olarak –her ne kadar Amerikan desteği ve emriyle MİT tarafından kurulmuş olsa da- PKK’nın iddia edilen hedefi budur. Propagandası yapılan PKK’nın hedefi Kürtler’in Türkler’den bağımsız bir devlet kurması ve bu doğrultuda da kendi halkını Türkler’e karşı örgütlemesidir. Buna karşı kendi devletçilik geleneğinden dolayı Türk devletinin göstereceği tepki, PKK örgütüne karşı-saldırı biçiminde olacaktır ve PKK’nın kendi içinde özgürleşme olarak tanımladığı hareketi terör, düşmanlık veya kriminal vaka olarak etiketlemektedir.
Kendi bütünlüğü için Türkiye Kürtler’e karşı askeri bir tedbir almıştır. Son tahlilde PKK’nın izlediği politika Türk devletçilik anlayışından özünde farklı değildir. Halk örgütlenmesi yolu üzerinden dinamize olan Kürt-Türk çatışması devletlerden bağımsız düşünüldüğünde halklar arası dolaylı olarak yapılan bir savaştır. Ortada soyut bir devlet üstünlüğü fikri vardır. Çatışmanın ana nedeni halklar arası savaş değil, devletler arası savaştır. Devletlerin savaşının faturasını ise organize edilen halklar ödemektedir.
Sol literatürde „halkçılık“ olarak bilinen kavramla devletin kendince tanımladığı halkçılık kavramı arasında bazı örtüşen ve ayrışan noktalar vardır. Sol literatürde halkçılıkla kastedilen, elde bulunan kaynakların halkın tümü için eşitçe kullanımı ve dağıtımıdır. Yani burada devlet halk için vardır. Devletin varlık nedeni halktır, çünkü devlet halka hizmet eder. Bu anlamda devletçilik olumlu bir unsur olarak görülebilir.
Ancak burjuva devletinin kendi halk tanımı devlet için varolan bir halktır ki, bu Hegel’in ve tüm bir burjuva devlet ideolojisinin benimsediği tanımdır. Burada halk değil, devlet birinci plandadır. Devletin varlık amacının halk oluşundan ziyade halkın varlık amacının devlet oluşu burjuva devletçiliğinin temel anlayışıdır. Dolayısıyla burjuva devletleri arasındaki savaşın mağduru halk olacaktır. Halklar çarpışacak, halklar birbirini katledecek ve halklar birbirini öldürecektir. Ancak devlet varlığını sürdürecektir.
Halkçılığın ilk tanımına dönersek burjuva devletçilik anlayışında bir çelişki yakalamış oluruz. O da devletin halk olmadan varlığını sürdüremeyeceğidir. Burjuva devletinin çelişkisi kendi soyut ve maddi olmayan varlığı uğruna kendi halkını kırıma uğratmaya prensipte hazır oluşudur. Sonuçta burjuva devletine göre halklar birbirlerine kırdırılır, ortada bir tür özgürlük rüzgarı estirilir. Ancak durumdan sadece devletin kendi soyut ve maddi olmayan varlığı istifade etmektedir.
Hegel’in tez ve anti-tez çatışması sonucu vardığı rasyonal sentez devletin soyut ve maddi olmayan varlığı uğruna şiddet ve güç kullanımının meşru bir zemin kazanmasıdır. Devlet kendi soyut ve maddi olmayan varlığı içindeki soyut ve maddi olmayan “özgürlüğü” için kendi boyunduruğu altında tuttuğu halkı başka bir halka karşı sürmektedir ve devletçilik ideolojisi üzerinden karşılıklı bir soykırım yapılmaktadır(sadece Kürt değil, aynı zamanda tıpkı Ermeni olaylarında olduğu gibi). Devletçiliğin halk bağlamındaki özeti halkların karşılıklı soykırımıdır. Her nasıl PKK halkçı bir söyleme uzaksa, Türk burjuva devleti de o denli halkçılıktan uzaktır. Devletin, gücü ve şiddeti meşru kılmasının sonucu halk olgusunun devlet ve güçle özdeşleştirilmesi ve PKK’nın kendisinin de Orta Doğu’da yaşayan Kürtler’in tamamını temsil ettiği veya temsil etmesi gerektiği görüşü yaygınlık kazanmasına neden olmuştur. Çünkü PKK’nın arkasında devlet ideolojisi yanında bir halk kitlesi aranmıştır. PKK-Türk ordusu arasındaki çarpışmanın bir Kürt-Türk halklarının çarpışmasına kayması, kısaca devlet ideolojilerinin zıtlaşmasının faşist bir bölünmeye dönüşmesi yine Hegelci devlet ideolojisinin kendi doğasından kaynaklanan bir üründür.
Sonuç
Hegel’in devlete, burjuva ideolojisine ve onun ürünlerine olan yaklaşımı bizi bugün Türk ve Kürt düşmalığına sürüklemiştir. Hegelci burjuva devlet anlayışını ve düşünme biçimini kıramadıkça ve kendi halklarımızı ve insanımızı bir devlet ve devletçilik ideolojisi üzerinden kategorize etmekten vazgeçmediğimiz sürece Kürt ve Türk halkları egemen güçler tarafından birbirlerine düşman kılınacaktır. Tabi ki işin içinde Amerika’nın da parmağı vardır. Yani Türk-Kürt çatışması sadece Hegelci devlet geleneğinin kendi doğasından kaynaklanmamaktadır.
Hegelci devlet ideolojinin kendi iç çelişkileri dışında var olan teorik temellere de Türkiye ABD, AB ve IMF emperyalizminin boyunduruğu altında olduğundan sadık kalmamıştır ve tanımına bakıldığında tam anlamıyla “özgür” olmamıştır. Yani tüm çelişkilerine rağmen Türkiye tam bir burjuva devlet olmamıştır. Burjuva emperyalizminin eksik kaldığı yer, sömürgeleşme politikasıyla doldurulmuştur. Gerek petrol kaynaklarına ulaşmak, gerek bölgedeki diğer ülkelere egemen olmak, gerekse de iki halkın birbiriyle çatışması sırasında her iki tarafa da silah satarak kar etmek Amerikan’ın başlı başına amacıdır. Yapılması gereken 1- Amerika’nın bölgeden tamamen silinip atılması, 2- Türkler’in ve Kürtler’in Hegelci burjuva devlet söyleminden uzaklaşıp halkçı bir devlet anlayışına yakınlaşmak konusunda karşılıklı anlaşmalarıdır. Burjuva devletinin şiddet ve savaş yanlısı söyleminden arınıldığı oranda halkların kardeşliğinden, ortak paylaşımdan ve eşitlikçilikten söz edilebilir. Faşizmin temellerini atan Hegel bu açıdan Türkiye’nin Kürt politikası bağlamında büyük bir öneme sahiptir. Halkçılık Hegelci anlayıştan arındırılmadığı sürece Türkler Kürtler’i, Kürtler de Türkler’i kendilerine düşman bileceklerdir ve her iki halk da birbirlerini katletmeye devam edecektir.
[1] [Hegel: Grundlinien der Philosophie des Rechts, S. 410. Digitale Bibliothek Band 2: Philosophie, S. 42607 (vgl. Hegel-W Bd. 7, S. 442)]
[2] [Hegel: Grundlinien der Philosophie des Rechts, S. 416. Digitale Bibliothek Band 2: Philosophie, S. 42613 (vgl. Hegel-W Bd. 7, S. 446)]
[3] [Hegel: Grundlinien der Philosophie des Rechts, S. 439. Digitale Bibliothek Band 2: Philosophie, S. 42636 (vgl. Hegel-W Bd. 7, S. 463)]